İnsan davranışlarının oluşumunda kalıtım ve çevrenin etkisinin ne oranda olduğu henüz belirlenememiştir. Kalıtımla getirdiğimiz eğilimlerin sonradan hangi kişilik özelliklerine dönüşeceği birey-çevre ilişkisi ile belirlenir. Yaşamın ilk yıllarında bu ilişki başlar, insanın çevresine karşı geliştirdiği güven ya da güvensizlik duygularının temeli atılır. Bir insanın kendine güvenmesi, önce ailesine sonra çevreye duyduğu güvenden kaynaklanır ve gelişir. Dolayısıyla özellikle dünyayla ilk bağlantımız olan annemiz ile ilişkimiz çok önemlidir. Çünkü bir insanın benlik imgesi büyük ölçüde yaşamındaki önemli kişilerin gözündeki değere göre biçimlenir. Bu nedenle anne babanın itici tutumları yaşama yeni atılan çocuğun kendini değersiz bulmasına neden olabilir. Doyurucu ve sağlıklı ilişkiler ile beslenmeyen çocuklar ise yetişkinlikte öz güven ve öz değer sorunlarıyla karşılaşabilir. Kendisine değer vermeyen insan ise başkalarının duygusal ihtiyaçlarını karşılayamaz ve kendisine değer verilmemiş insan başkalarına değer veremez. Bu da bireylerin yetişkinlikte kurulacakları evliliklerde çatışmalara ve sağlıksız ilişkilere yol açabilir. Bu ortamda dünyaya gelen çocuk ise yine bu aşamalardan geçerek yetişkinliğe ulaşacağı için bir kısırdöngü meydana gelir.
Sağlıklı bir toplumu ancak sağlıklı bireyler oluşturabilir. Bu nedenle bireylerin ruh sağlığı hem kendileri hem toplum için son derece önemlidir. Yalnız başımıza üstesinden gelemediğimiz durumlarda bizi dinleyen, yargılamayan, her koşulda bize eşlik eden rehberlere ihtiyaç duyarız. Bazense belirli olayların gerçekleşerek bizi “mutlu son”a ulaştıracağımızı düşünürüz. Oysa mutluluk bizi bulmasını bekleyeceğimiz bir duygu değil, “bir şeyler yaşanarak” ulaşılabilecek bir duygudur. Bu nedenle bilinçli bir çaba gerekir.
Ve unutulmamalıdır ki bir insan kendi benliğiyle yüzleşmeyi göze alabildiği ve değişmeyi istediği oranda değişebilir.



