Şiddet

Yazar Gamze Kartal TellihanPsikolog • 4 Şubat 2020 • Yorumlar:

Günümüzde şiddet olgusu üzerine birçok araştırma yapılmakta, birçok haber yayınlanmakta, birçok makale yazılmaktadır. Birçok kişi bu konuda fikir beyan etmektedir. Son zamanlarda yaşanan şiddet içerikli çirkin olaylar da yapılan çalışmaların sebebini ortaya koymaktadır. Öncelikle şiddetin kelime anlamından bahsetmek gereklidir.

“Şiddet veya Yeğinlik, temel dürtü ve varoluş gereği savunma veya karşı savunma harici daha çok insanlarda ve topluluk halinde yaşayan hayvanlarda grup içi otorite sağlamak için diğerinin varlığını tehdit unsuru görmek ve onu bu konuda denemek daha doğrusu sindirmek için karşı tarafa uygulanılan zarar vermeye yönelik psikolojik davranış türüdür.” bu açıklamaya eklencek tek şey şiddetin olumsuz bir davranış türü olduğudur.

Şiddet hakkında genel bir açıklamaya sahip olsak ta; aslında bu unsur toplumdan topluma değişkenlik gösterir. Her topluluk aynı hareket ya da davranışları şiddet unsuru olarak görmemektedir. Bu da bize şiddetin ve şiddeti uygulayananın yaşadığı yetiştiği çevrenin önemini göstermektedir.

Şiddet farklı biçimlerde sınıflandırılabilecek bir olgudur. Bunların başında fiziksel şiddet gelmektedir. Fiziksel şiddetin yanında psikolojik, ekonomik, siyasal, sözel şiddet türlerinden de bahsetmek mümkündür.

    Peki şiddeti nasıl öğreniriz? Şiddetin nasıl ortaya çıktığını en iyi açıklayan kuramlardan biri der ki:

     “Şiddet  dolaylı ya da doğrudan ailedeki bireylerin model alınması yoluyla öğrenilir ve çatışma çözmenin ya da stres ve gerilimi azaltmanın bir yolu olarak çocukluk döneminde pekiştirilir.” ( Kalkan M., Kaygusuz C. ; Aile içi şiddete sosyal öğrenme kuramı açısından bakış; Ankara; 2012). İnsanlık tarihi şiddeti makul gören hikayelerle doludur. Bu da insanlık tarihi başladığından bu yana önüne geçilemez şekilde şiddetin uygulanan, öğrenilen ve en önemlisi pekiştirilen bir olgu olduğunu göstermektedir. Fakat bugüne kadar hiçbir şiddet türü kadına ve çocuğa yönelik şiddet (ev içi şiddet) kadar “normal” karşılanmamıştır. Erkek aile resisi olarak kabul edilirken, onun uyguladığı şiddet ve bununla elde ettiği güç, kadın ve çocuk tarafından kabul edilmektedir. Erkek çocuk bu durumda aile reisi olabilmek ve gücünü devam ettirebilmek, en önemlisi toplum tarafından kabul görebilmek adına eşine şiddet uygulamanın olağan bir durum olduğunu öğrenirken; kız çocuk erkek tarafından uygulanan şiddeti normal olarak kabul etmesi ve bu şiddet karşısında susması gerektiğini öğrenecektir. Kadın ve çocuğun aile reisi olarak evin erkeğine, çocuğun ise ebeveyn olarak anne ve babaya bağlılıkları genel bir ahlak yasası olarak kabul edilmektedir. Hatta bu durum bir terbiye modeli olarak görülmektedir.

    Babası tarafından annesine şiddet uygulandığını gören çocuk bunun hemen ardından aile büyükleri tarafından da bu şiddetin onay gördüğünü gözlemleyecektir. Çünkü şiddete maruz kalan kadın aile büyüklerine sığındığında karşılaşacağı tepki ve cümleler çok bilindiktir. “ Gelinlikle çıktın, kefenle girersin! Kocandır, erkeğindir sen susup idare edeceksin! Erkektir yapar! İçki mi içti, kumar mı oynadı, aldattı mı? Alt tarafı bir tokat yuvanı yıkmaya değer mi?!” bu durum karşısında kadının evine dönmekten başka çaresi kalmazken; çocuğun da şiddetin kabul edilebilir bir durum olduğunu ve kazanmak için kullanılabileceğini öğrenmekten başka çaresi kalmamaktadır. Aynı şekilde okulda bir problem yaşayıp bir arkadaşına zarar veren kardeşin ebeveynler tarafından onaylandığını gören çocuk için de durum aynıdır. “ Arkadaşın sana vurduysa sen de ona vuracaksın, neden kendini ezdiriyorsun?” gibi söylemler hepimizin yakından tanıdığı türdendir.

     Bu şiddet hikayelerine maruz kalan çocuk kendine olumlu sonuçlar da çıkarabilmektedir. Babasının annesine, annesinin kendisine ya da kardeşine vurarak istediğini elde ettiğini görmesi; birşeyleri elde etmek için şiddetin en etkin yol olduğunu kodlamasına sebep olacaktır.

    Şiddetin nedenleri ve neden şiddet uyguladığımızla ilgili olan bir yazıda şiddetin kültürel dayanaklarından bahsetmek zorundayız. Bizim toplumumuzda ve daha çok doğu uygarlıklarında kadın hep eksik bulunan, denetim altında tutulması gereken bir varlık olarak görülmüştür. Bu durum   kadın hakkında söylenen “eksik etek”, “saçı uzun aklı kısa”, elinin hamuruyla erkek işine karışma”, “kızını dövmeyen dizini döver” vb. Kalıp yargılar mevcuttur. Öyle ki bu kalıp yargılar kadının yaşam ve davranış alanının sınırlarını zaten farkında olmadan belirler. Hatta kadını o kadar uyuşturur ki kendisi de bir süre sonra olması gerekenin bu olduğuna inanır ve öyle davranır.  İşte bu kültürel ortam kadının denetlenmesine hatta denetimin şiddetle sağlanmasına olanak hazırlamaktadır. Aynı şekilde “toplumsal cinsiyet rolleri” yaptıklarımız ve maruz kaldıklarımızın belirlenmesinde etkin rol oynamaktadır. Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkek farklılıklarının topluma göre ele alınmasıdır. Kadın ve erkeğin yetiştirilme tarzındaki farklılıklarla başlayan bu süreç, toplumun kabul ettiği cinsiyet rollerine uygun bir yaşam tarzı ile kendini kısıtlamakla devam eder. Toplumsal cinsiyet rollerimize göre kadın, ev içi rolü benimsemeli, becerikli, merhametli, anaç, sabırlı, sessiz, uyum sağlayan, alttan alan, idare eden, misafirperver vs. olmalıdır. Erkek ise; güçlü, sert, otoriter, karar veren, mesafeli vs olmalıdır. Şiddetin ortadan kaldırılabilmesi çok mümkün görünmese de, en azından görülme sıklığının azaltılmasında en önemli çözümün toplumsal kalıp yargılarımızın gözden geçirilmesi olduğu görülmektedir.

    Şiddetin kişi üzerindeki sonuçları da dikkate alınması gereken konulardandır. Gözle görülen en belirgin sonuç fiziksel etkileri olsa da; aslında şiddetin sonuçları biyopsikososyal açıdan ele alınmalıdır. Şiddetin biyolojik sonuçlarına baktığımız zaman kalıcı hasarlardan bahsedebiliyoruz. Şiddete uğrayan bir kişide göreceğimiz ilk biyolojik sonuç darbeye bağlı olarak gelişecek olan şişlikler, morluklar, kesikler, yanıklar ya da bağlanma izleri olacaktır. Bunların yanında gözle görülmeyen nörolojik ya da jinekolojik darbe sonucunda gelişecek olan iç organ hasarları da olacaktır. Gördüğü şiddet sırasında kafasına aldığı darbe sonucu  bilişsel ve fiziksel fonksiyon kayıpları ile karşılaşan birçok kadın, erkek ve çocuk vardır. Aynı şekilde cinsel şiddete maruz kalan kadın psikolojik olarak gördüğü zararın yanında jinekolojik olarak ta oldukça büyük hasarlar alabilir. Bu durum doğurganlığın sonlanmasından , iç kanamaya kadar farklılıklar göstermektedir. Bu tip sonuçlar incelendiğinde şiddet gören kişilerin sadece biyolojik zarar görmedikleri, sonuçların ölüme kadar varabileceği görülmektedir.

    Psikolojik sonuçlara baktığımızda ilk söylenebilecek şey; şiddete maruz kalan kişinin benlik imgesinde ciddi bir hasar ortaya çıktığıdır. Kişi kendini oldukça değersiz hissetmekte, özgüvenini kaybetmektedir. Bunun sonucunda ciddi psikolojik sorunlar meydana çıkmaktadır. Depresyon, post-travmatik stres bozukluğu, anksiyete bozukluğu en sık karşılaştıklarımız arasındadır. Özellikle kadınlar yaşadıkları şiddeti kolaylıkla anlatamamaktadır. Bu sebeple biriktirdikleri duyguların (öfke, intikam, üzüntü, hesap sorma arzusu, utanç, çaresizlik, değersizlik vb.) intihar gibi sonuçlara yol açtığını da görmekteyiz. Daha farklı sonuçları ise, öfke kontrolünü yitirme kendisinden güçsüz olan çocuklarına zarar verme ya da kendisine şiddet gösteren kişiyi öldürme, yaralama şeklinde olabilmektedir.

    Sosyolojik açıdan gözlenen sonuçlar ise; yaşadığımız çevreye göre farklılık gösteriyor. Eğer kapalı, küçük ve daha geleneksel yaşayan bir toplumun içerisindeyse; kadın bu durumu toplumsal cinsiyet rolünün bir parçası olarak görmeye daha yatkın oluyor. Özellikle “hemşehri – akraba” kültürünün ön planda olduğu topluluklarda şiddet daha kabul görür biçimde uygulanıyor. Daha önce de bahsettiğimiz gibi şiddeti görerek öğreniyor olmamız bunun sebeplerinden birisi olarak görülebilir.  Bu durumda şiddet gören kadın, genel olarak çevresindeki kadınların da aynı şeyleri yaşadığının farkında oluyor. Ancak susmayı toplumsal cinsiyet rolü olarak benimsediğinden kendi yaşadığı olaydan bahsetmemeyi tercih ediyor. Metropollerde yaşayan, sosyokültürel düzeyi daha yüksek olan gruplara baktığımızda da şiddetin genel olarak saklandığını görüyoruz. Bu durumdaki kadınlar ise yaşadıkları değersizlik duygularını dışa vurmaktan kaçınıyor. Çünkü belli bir statü sahibi, hatta belki iş yerinde erk sahibi, saygı duyulan kadın bu şekilde bir değersizleştirmeyi yaşamaktan büyük korku duyuyor.

    Sonuç olarak görünen o ki; şiddetin ortaya çıkıp yayılmasında hepimiz bir görev almış vaziyetteyiz. Şiddetin yaygınlaşmasından rahatsızlık duyuyorsak sonlanması konusunda da hepimiz bir görev almaya hazırız demektir.

 

Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Yorumlar: (0)