Stresin Nörobiyolojisi

Yazar İlayda KamçıPsikolog • 9 Mart 2022 • Yorumlar:

GİRİŞ

Stresin Temel Mekanizmaları

Stres günlük hayatta karşımıza olumsuz bir anlamda çıksa da literatürde iyi ve kötü stres olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. İyi stres genelde kısa süreli ve zorlu bir işi başarmaya yönelik davranırken yaşadığmız stresken; kötü stres uzun süreli, duygusal olarak yıpratıcı ve kişinin üstünde kontrolü olmadığı stres türü olarak anılmaktadır. Stres yanıtının en önemli belirteci otonomik sinir sistemi ve hipotalamus-hipofiz-adrenal (HPA) aksının aktive olmasıdır (McEwen, 2007). Bu iki sistem, doğada, avcı hayvanlar ve doğal afetler gibi ölümcül tehditlere yanıt olarak aktive olmaktadır. Günümüzde modern insanlar bu gibi ölümcül tehditlerle karşı karşıya gelmese dahi, stres, özellikle şehir insanlarının hayatlarının bir parçasıdır. Bunun sebebi ise az önce bahsedilen mekanizmaların hala insan beyninde merkezi rolleri olmasıdır; fakat bu mekanizmaların evrimine sebep olan tehditlerle şehir hayatında karşılaşılmamasıdır. Modern insanların hayatlarındaki bu değişim evrimsel süreçte ölüm-kalım meselesi olarak karşımıza çıkan olayların yerini yaşam boyu girilen sınavlara, ses kirliliğine, ekonomik problemlere, sosyal dışlanmaya ve kişiler-arası çatışma gibi faktörlere vermesine sebep olmuştur (Sapolsky, 2017). Dolayısıyla şehir hayatı, anlık ölümcül tehditleri işlemlemek üzere evrimleşmiş bu mekanizmaların doğadakinden daha sık aktive etmektedir.

Strese sebep olan hasar verici ve koruyucu faktörleri anlamaya yönelik çalışmalar allostatis ve allostatik yük veya aşırı yük (ing. allostatic overload) terimlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Allostatis, stres yaratıcı bir durum karşısında özdengenin (ing. homoestasis) korunması için stres hormonu salgılanması gibi işlemlerin ortaya çıkmasını tanımlarken; allostatik aşırı yük vücutta allostatis kaynaklı oluşan hasarları tanımlamaktadır (McEwen, 2007). Bu hasarlar özellikle stres hormonu üretiminin durmaması gibi allostatik süreçlerdeki bozukluklar sonucunda meydana gelir. Fakat stresin sebep olduğu bozukluklar sadece bahsedilen otonomik sinir sistemi ve HPA aksıyla sınırlı kalmamaktadır. Kişilerin yaşadığı stresli olaylar hipotalamus aracılığıyla tüm kortekste temsillere sahip olmakta; dikkat ve karar verme gibi yüksek-seviye bilişsel aktivitelerin gerçekleştiği frontal alanda dahi hasarlara sebep olabilmektedir (McEwen, 2007). Bu durum erken yaşamda gerçekleşen (ing. early life experience) stresli-travmatik olayların kişilerin yaşamları boyu stres bozukluğu ile mücadele etmelerine sebep olmakta ve aynı zamanda kişilerde bilişsel fonksiyonların bozulmasına yol açmaktadır (Brunson vd., 2005).

Yaşlanma ve stres arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmacılar weathering hypothesis’i (tr. yıpranma hipotezi) ortaya atmıştır (McEwen, 2007; Sapolsky, 2017). Bu hipotez ile araştırmacılar yaşanan stresli olayların yaşlanmayı hızlandırdığını öne sürmüştür. Örneğin, Gerlach ve McEwen (1972) adrenal steroidleri anısal, uzamsal ve bağlamsal hafızanın işlendiği hipokampal oluşumda gözlemlemiştir. Bu gözlem stres yanıtı sonucunda ortaya çıkan faktörlerin hafızanın depolandığı ve işlemlendiği beyin alanına etki ettiğini göstermiştir. Hipokampüs, HPA aksının stres yanıtını sonlandırmada rol almaktadır ve hipokampüs hasarlarının bu sonlandırma görevinde bozukluklarının yanı sıra daha uzun HPA aksı yanıtlarına sebep olduğu bilinmektedir (Herrman & Cullinan, 1997; McEwen 2007’den aktarılmıştır). Bu da yaşlanma ve streste glutocorticoid cascade (tr. glutokortikoid kaskat) hipotezinin ortaya atılmasına sebep olmuştur (Sapolsky, Krey & McEwen, 1986). Bu hipotez yaşlanmayla beraber adrenal kortekste salgılanan glutokortikoid hormonunun bu salgılama işlemini durduran beyin bölgelerinde zamanla biriken hasarlara sebep olduğunu ve bu hasarın ileri yaşla beraber salgılama durdurma işleminde bozukluklar ortaya çıkardığını öne sürmektedir (Şekil 1). Araştırmacılar 1986’daki sıçan çalışmalarında bulguların primat ve insanlardaki geçerliliğini henüz göstermemişken sonraki çalışmalarında hipotezin geçerli olduğu gösterilmiştir (Sapolsky, Krey & McEwen, 1986; McEwen, 2007). Benzer şekilde Lupien vd. (1998; McEwen (2007)’den aktarılmıştır) salyadaki kortizol seviyesiyle hipokampüs hacminde düşüşü yordamış ve bunu hipokampüsle alakalı bellek görevlerindeki performans düşüklüğüyle ilişkilendirilmiştir. Tabii ki beyin kompleks bir sistemdir ve glutokortikoit miktarı ve salınımını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Bu faktörlerden bir tanesi de 11-Hidroksisteroid Dehidrogenaz-1 (11-HSD1) enzimidir. Bu enzim deaktive edilmiş 11-dehidrokortikosteron’u tekrar aktive edip bunu kortikosterona, kortizonu da kortizole çevirir. Başka bir deyişle, beyinde 11-HSD1 miktarının artması stres yanıtına sebep olan inaktif maddeleri tekrar aktive etmekte ve stres yanıtına sebep olmaktadır (McEwen, 2007). Yau vd. (2001) genetik olarak 11-HSD1’nin silindiği sıçanlarda yaşlanmayla alakalı bilişsel fonksiyon bozulmasının doğal fenotip sıçanlara göre daha az olduğunu göstermiştir.

Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantıları ve Stres

Şimdiye kadar nörobiyolojik temellerini tartıştığımız faktörlerin yanı sıra kişinin ya da hayvanın deneyimleri de stresin sebep olduğu yaşlanmaya katkı sağlamaktadır (McEwen, 2007). İş, okul ya da romantik ilişkide yaşanan olumlu ve olumsuz olaylar kişilerin olaylara tepkilerini olumsuz veya olumlu yönde etkileyebilir. Örneğin romantik ilişkide ihanete uğrayan kişilerin sonraki ilişkilerindeki tavrı bu deneyimlerine göre şekillenecektir. Erken yaşta gerçekleşen deneyimler bu şekillenmeyi daha ciddi şekilde etkilemektedir (McEwen, 2007). Felitti vd. (1998) çocukluk çağı olumsuz yaşantılarını (ing. adverse childhood experiences) erken ölüm ve hipertansiyon gibi risk faktörleriyle ilişkilendirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yapılan bu çalışmaya katılan 9508 kişinin %52.1’i çalışmada tanımlanan olumsuz yaşantılardan birini deneyimlediğini belirtmiştir. Çocukluk çağı olumsuz yaşantıları (ÇÇOY) kategorilerinden 4 veya daha fazlasını deneyimleyen bireylerin uyuşturucu kullanımı, intihar girişimi ve depresyon tanısı almaları gibi önemli risk faktörlerinden birine yönelmeleri ihtimalinin 4’le 12 kat arasında yükseldiğini raporlamıştır. Bu çalışmalar, erken yaşta stres mekanizmasında oluşan dengesizliğin birçok ölümcül risk faktörüyle ilişkisini göstermektedir. 

ABD’de psikiyatrik tedavi gören hastaların neredeyse hepsinin çocukken istismara uğradığı bilinmektedir (Kaufman, 1999). Bu çocukların yetişkinlikte sağlıklı çocuklara göre travma sonrası stres bozukluğuna sahip olmalarının riski daha yüksektir. Önceki bölümde tartışılan nörobiyolojik etkenlerle bağlantılı olan bir bulgu da Kaufman’ın (1999) bu raporunda belirtilmiştir. De Bellis ve Putnam’dan (1994) aktarılana göre istismara uğramış çocukların idrarında istismara uğramamış çocuklara kıyasla daha yüksek seviyede kortizol bulunmuştur. Bu da önceden bahsettiğimiz HPA aksının istismara uğramış çocuklarda daha aktif olduğunu ve stres yanıtını ketleme işlevinin bozulduğunu göstermektedir. Bu bulgular istismara uğramış çocukların, sağlıklı kişilerce normal algılanan olayları tehdit olarak algılamalarıyla alakalandırarak da açıklanabilmektedir. Bununla paralel olarak, yavru sıçanlarda yapılan çalışmalar annelerinin bakımındaki aksamaların ciddi psikolojik etkileri olduğunu göstermiştir (McEwen, 2007). Örneğin anne bakımında eksiklik olan yavruların daha erken öldükleri ve daha erken bilişsel düşüş yaşadıkları gösterilmiştir. Bunun yanı sıra anne bakımında eksiklik olan sıçanlarda keşifçi davranışın azaldığı da gözlemlenmiştir (McEwen, 2007). İyi anne bakımına sahip olan yavruların neophilic yani keşifçi davranışa yatkın olduğu ortaya çıkmıştır (Cavigelli & McClintock, 2003). Bunun aksine anne bakımı eksik olan yavrularınsa neophobic yani yenilikten korkan sıçanlar oldukları gösterilmiştir. Neophobic sıçanların HPA aksının daha hassas olduğu ve yeni durumları keşif davranışlarının azaldığı gösterilmiştir (McEwen, 2007). Bir çalışmada yavru sıçanları korku koşullaması yöntemi kullanılarak koku ve elektrik şoku ilişkisi öğretilmiş ve koku ortaya çıktığında sıçanların kortikosteron seviyelerinin yükselmesi sağlanmıştır (Sullivan ve ark., 2000). Bu çalışmanın devamında ise yavru sıçanların anneleri yanlarına bırakılmış ve tekrar koku uyaranı verilmiştir. Anneleri yanında olan sıçanların HPA aksının ketlendiği ve stres yanıtının ortaya çıkmadığı görülmüştür. Bu da annenin varlığının stresi azalttığına yönelik bir kanıt göstermiştir. 

Buraya kadar tartışılan stres yaratıcı faktörlerin hem kısa süreli hem de kronik etkileri vardır. Örneğin mutfakta görülen bir hamam böceği o anda stres yanıtı yaratıp kalp atışını ve kan basıncını yükseltir. Bu yanıt bir süre sonra adapte olur ve bu tepkilerin uzun süre boyunca ortada kalmasını engeller. Fakat stres yanıtının kronik olarak ortaya çıkması kan basıncı ve kalp atışının sürekli olarak yükselterek ve bu durum zamanla emboli gibi patofizyolojik sonuçlara sebep olur (McEwen, 2007). 

Bu noktada bu yazının başında değinilen allostasis ve özdenge kavramlarına geri dönmekteyiz. Az önce bahsedilen akut ve kronik stres tepkilerinin asıl ortaya çıkaran organizmanın savunma mekanizmasıdır. Fakat stres yaratan olaylardaki belirsizlikler, özellikle insanların karmaşık sosyal dünyasındaki belirsizlikler, bu koruma mekanizmasının dengesini bozmaktadır. Bu denge bozulması durumu az önce bahsedilen hayvan çalışmalarında da görülmektedir. Laboratuar hayvanları yoğun derecede stres yanıtı ortaya çıkaracak olaylara uzun süreler maruz bırakıldığında stres mekanizmasının öz dengeye dönmesi güçleşmektedir. Bu deneysel durum insan ve stres ilişkisinin laboratuarda çalışılmasına olanak sağlamıştır. Bahsedilen çalışmaların hepsinde allostatisin normalden daha yükseğe çıktığı görülmektedir. Kişi ya da hayvanın hayatında o an için kontrol edebileceği ya da anlamlandırabileceği seviyeden çok daha yüksek şiddetteki stres yaratıcı olayların, beyindeki mekanizmaların dengeyi geri sağlayabilmek için gereken karşıt aksiyonların normalden yüksek şekilde gerçekleştirmesine sebep olduğu görülmektedir. HPA aksına etki eden bu allostatik faktörlerin ise uzun süreli durumlarda stres regülasyonunun gerçekleştiği hipokampüs ve frontal korteks gibi alanlarda hasara sebep olduğu görülmekteydi. 

Uyku ve Stres

Bu duruma bir örnek de stresin yarattığı uykusuzluk durumudur (McEwen, 2007). Düşük uyku kalitesinin ve uykusuzluğun yarattığı stres yanıtının giderilmesi için allostatis proinflamatuar sitokin üretimine yol açar. Fakat uykusuzluğun ve düşük kaliteli uykunun en yaygın sebeplerinden biri de stresin kendisidir. Stresin yarattığı bu uykusuzluk durumunun sonucu olarak ortaya çıkan allostatik yük de sağlık açısından zararlı durumlara yol açmaktadır. Dolayısıyla uykusuzluk kaynaklı stresin ketlenmesi için ortaya çıkan yanıt, yine stresin artmasına sebep olmaktadır. Bunun sebebi ise beynin, hem bahsedilen tüm bu süreçleri yöneten mekanizma olması hem de aynı zamanda bu mekanizmaların ürettiği durumlardan etkilenen bir öğe olmasıdır. Beyinde nöroendokrin, bağışıklık ve otonom sistemlerin regülasyonu sağlandığından beyindeki stres kaynaklı değişimler sağlığa yönelik birçok farklı etkinin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır (McEwen, 2007). Örneğin uyku saatini 4 saate düşürmek kişilerde kan basıncının artmasına, akşamları kortizol ve insülün seviyelerinin yükselmesine ve iştahın artmasına sebep olmaktadır (Leproult vd., 1997). Benzer şekilde sadece gecede 6 saatlik uyku kısıtlaması uygulanan bir deneyde ise kişilerin psikomotor uyanıklık görevinde performanslarının düştüğü görülmüştür. Daha önce de bahsedildiği gibi allostatik yükün bellek, seçici dikkat ve yönetici kontrol fonksiyonlarda rol oynayan hipokampüs ve frontal kortekste hasara sebep olduğu hayvan çalışmalarında gösterilmiştir (McEwen & Chattarji, 2004). Benzer şekilde allostatik yükün anksiyete ve agresyonda rol oynayan amigdalada hipertrofiye sebep olduğu da çalışmada belirtilmiştir. 

Uykusuzluğun sıçan beyninde hipokampal nöronların çoğalmasını engellediği gözlemlenmiştir (Hairston vd., 2005). Bunun sebebinin uykusuzluğun yarattığı stres yanıtı olduğu sonraki çalışmalarda da desteklenmiştir. Örneğin bir çalışmada uykusuz bırakılan sıçanlarda uzamsal öğrenme sonucunda normalde ortaya çıkan hipokampal nöronların oluşmadığı görülmüştür (Roman vd., 2005). Uykusuzluğun başka bir etkisinin de beyindeki glikojen miktarını azaltmak olduğu gösterilmiştir (Kong vd., 2002). Bu çalışmada uykusuz bırakılan sıçanların beynindeki glikojen miktarının %40 azaldığı gösterilmiştir. Bu beyindeki bağlantısallık fonksiyonu için çok ciddi bir bulgudur. Öyle ki nöronlar arası iletişimi sağlayan aksonların fonksiyonu glikozun azaldığı durumlarda glikojen tarafından ikame edilmektedir. Dolayısıyla hem uykusuzluk hem de glikoz azlığı durumunda beynin iletişim kapasitesi ciddi şekilde azalacaktır. Böyle bir bozulmanın ise bilişsel, duygusal ve davranışsal birçok yıkıcı etkisi olacaktır (Wender ve ark., 2004). Bu çalışmalar stresle alakalı nörokimyasal beyin yanıtlarının beynin yapısında ne kadar ciddi sonuçlara sebep olabileceğini göstermektedir. Örneğin yoğun bir çalışma programına sahip kişilerin uykusuz kalması durumunda öğrenme kabiliyetlerinde azalma olacağı laboratuarda elde edilen bu bulgularla tahmin edilebilir. Öyle ki bu spesifik konuyu çalışan araştırmacılar bu tahmini bulgularla desteklemiştir. Bir çalışmada hemşirelerin uyku süreleri ile psikomotor görev performansları arasında negatif ilişki gösterilmiştir (Arlene ve ark., 2010). 

Yukarıda bahsedilen çalışmalar uykusuzluğun insanlarda yarattığı kısa süreli etkileri konu almaktadır. Fakat uzun süreli uykusuzluğun hayvan deneylerinde olduğu gibi insanlarda da önemli sağlık etkileri vardır. Tıpkı hayvan deneylerinde gösterildiği gibi istikrarsız uyku düzenine sahip veya normale göre daha az saat uyuyan kişilerin yaşam süresi beklentilerinin düşük olduğu gösterilmiştir. Bunun yanı sıra uyku kalitesindeki düşüş veya uyku saati azlığının yüksek tansiyon, obezite ve depresyonla ilişkilendirildiği çalışmalar bulunmaktadır. Bu yazının odağı olan stresin nörobiyolojik temellerini bu çalışmalarla ilişkilendirmek de oldukça kolaydır. Daha önce bahsedildiği gibi uykusuzluk proinflamatuar sitokin üreterek vücutta stres yanıtının oluşmasına sebep olmaktadır. Eğer uykusuzluk veya uyku kalitesi kısa süre içerisinde normale dönerse bu stres yanıtının da özdenge süreci ile dengeleneceği tahmin edilebilir. Fakat özellikle uykusuzluğun ve stres yanıtının arasındaki dinamik geri besleme bu özdengeye geri dönmeyi zorlaştırmaktadır. Stres sonucu uykusuz kalındığında kişilerin vücudu daha da çok stres yanıtı vererek kaliteli ve uzun uyku uyuma olasılığını düşürmektedir. Bu da uzun vadede daha da yüksek allostatik yük olacağına işaret eder. Allostatik yükün bu uzun süreli senaryoda sürekli devam ettiği düşünüldüğünde kişilerin kan basıncının ve kalp atış hızının devamlı olarak yüksek olması beklenir. Böyle bir durumda da hipertansiyon gibi kalp hastalıkları riskinin ortaya çıkma olasılığı artacaktır. Bunun yanında proinflamatuar sitokinlerin iştah yükseltici fonksiyonları da vardır. Uykusuzluk sonucu artan proinflamatuar sitokinler kişilerin iştahında sürekli bir artışa sebep olacak ve obezite riskini arttıracaktır. 

Bunun yanı sıra stres yanıtının büyüme hormonları üzerinde etkisi olduğu da bilinmektedir. Bunun sebebi ise insülin benzeri büyüme faktörü-I’in (IBBF-I) hipokampüste reseptörleri olmasıdır. IBBF-I’in bilişsel fonksiyonlar ve duygu durumu regülasyonunda rol oynadığı önceki çalışmalarda gösterilmiştir (McEwen, 2007). Hipokampüste express edilen IBBF-I’ın akut stres sonucunda upregulate edildiği bilinmektedir (Ahima & Harlan, 1990). Dolayısıyla akut stresin, yani allostatik yük yaratmayan bir durumun, bu mekanizma üzerinden bilişsel fonksiyonlarda ve duygusal regülasyonda iyileşme sağlayacağı düşünülebilir. Fakat allostatik yük yaratacak kronik stresin bu mekanizma üzerinden herhangi bir bozulmaya sebep olup olmayacağı bilinmemektedir. 

McEwen (2007) stresin insan hayatına etkisinin 3 ana başlık altına incelemiştir. Bunlardan ilki stres ve glutokortikoitlerin insan beyninin yapısında ve duygu durumu bozukluklarında, besin tüketimi regülasyonunda, kronik ağrı durumlarında ve sindrim sistemindeki aktivite değişimlerine etkisi olarak tanımlanmıştır. İkinci olarak bu ilişkinin pozitif sağlık ve düşük öz saygıya olan etkisi; üçüncü olarak da sosyoekonomik durumun beyin ve sağlık üzerindeki etkileri tartışılmıştır. Yazının buradan sonraki kısmında McEwen’ın (2007) oluşturduğu bu yapı göz önüne alınarak bu üç ana başlığın üzerinde durulacak ve bu kategorilerle alakalı sağlık problemlerinin önlenmesi için alınabilecek önlemler tartışılacaktır. 

Beyin Yapısı ve Fonksiyonu

Bu incelemede kortizolün beyine ve otonom sisteme etkileri yoğunlukla hayvan deneyleri üzerinden tartışılmıştır. Anksiyete ve depresyon tanısı almış kişilerle yapılan beyin görünteleme çalışmaları bu deneyler kadar kesin sonuçlar vermese de benzerlikler göze çarpmaktadır. Bu beyin görünteleme çalışmalarında belirtilen tanıya sahip olan kişilerin amigdala hacminin büyüdüğü gösterilmiştir (Drevets ve ark., 1997). Yapılan otopsi çalışmaları da depresyon hastalarının gliyal hücre yoğunluğunun azaldığı görülmüştür (Rajkowska, 2000). Bu da nöronlar arası iletişimde bozulmalar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmanın ana teması olan uzun süreli allostatik yükün HPA aksındaki etkisinin sonuçları bu bulguları açıklamaktadır.

Yorgunluk ve Idiopathic Pain Bozuklukları

Çalışmalar allostatik yük ile alakalı faktörlerin artışını kronik yorgun sendromu (KYS) ile ilişkilendirmiştir. Spesifik olarak idrar kortizolünün KYS’li kişilerde düşük olduğu ve bunun yüksek proinflamatuar sitokinlerle ilişkili olduğu bulunmuştur (Fries ve ark., 2005). Bunun yanı sıra anksiyete bozukluklarındakine benzer artan vücut ağrısı ve fiziksel performansta düşüklükler de KYS’de raporlanmıştır. Bu bulgular HPA aksının fonksiyonuna dolaylı yoldan etki eden hastalıkların da stres bozuklukluklarında görülen semptomları ortaya çıkardığını göstermektedir. 

Stres Bilişsel Kontrol ve Besin Tüketimi

Önceki bölümlerde uykusuzluk ve stresin yiyecek tüketimiyle olan ilişkisinden bahsedilmişti. Bu ilişkiyle direk olarak ilişkili olan bir dinamik de hipokampüsün iştah regülasyonunda oynadığı roldü. Bununla paralel olarak bir çalışmada hipokampüs lezyonunun yiyecek tüketimi regülasyonunda bozukluklara yol açtığı gösterilmiştir. Gündelik hayata dair bir bulgu olarak, bahsedilen çalışmada lezyonun bu etkisinin vücut kütlesinde artışa sebep olduğu da gösterilmiştir (Davidson ve ark., 2005).

Pozitif Sağlık, Özsaygı ve Beyin Beden Etkileşimi

Hayata dair pozitif yaklaşım ve iyi öz saygı seviyesinin düşük allostatis ölçümleriyle ilişkisini gösteren çalışmalar bulunmaktadır (Seeman ve ark., 2002). Bunun yanı sıra gün içerisinde genel olarak olumlu duygu durumuna sahip olan katılımcıların kalp atış hızındaki değişkenliğin düşük olduğu da raporlanmıştır. Kalp atış hızının değişiminin stres yanıtıyla yakından ilişkisi önceden tartışılmıştır ve bu değişkenliğin azalmasını stres yanıtının sıklığının düşük olmasıyla ilişkilendirmek veriler göz önüne alındığında gayet geçerli olacaktır. Aksine, düşük öz saygı ölçümleri ise strese alışkanlığın (ing. habituation) gerçekleşmesi beklenen durumlarda tekrarlayan stres yanıtlarının ortaya çıkmasıyla ilişkilendirilmiştir (Kirschbaum, 1995). Düşük öz saygı aynı zamanda hipokampüste %13lük hacim azalmasıyla ve yüksek kortizol seviyeleriyle ilişkilendirilmiştir. Fakat bu ilişkideki kortizol yükselmesi ve hacim azalması özsaygı düşüklüğünün hem sebebi hem de sonuç olabilir (Pruessner ve ark., 2005). 

Sosyoekonomik Seviye ve Sağlık

Kişilerin eğitim ve gelir seviyelerini bir çatı altında temsil eden kavrama sosyoekonomik seviye denmektedir. Batıdaki endüstri toplumlarında düşük sosyoekonomik seviyeye sahip insanların yaşam süresi beklentisinin orta ve yüksek sosyoekonomik seviyedeki insanlara göre daha düşük olduğu gösterilmiştir (Adler ve ark., 1993). Aynı çalışmada düşük sosyoekonomik seviyeye sahip kişilerin birçok farklı hastalığa yakalanma olasılığı diğer iki gruba kıyasla önemli ölçüde fazladır. Bunun sebebinin düşük seviyedeki insanların hayatlarındaki kontrol hissinin diğer kategorilere göre daha düşük olduğu düşünülmektedir (Signh-Manoux ve ark., 2005). Bu yorumunun yanı sıra sosyoekonomik seviyeler arasında kaçınılmaz olarak oluşan beslenme ve sağlık hizmetlerinden faydalanma farkları da göz önünde bulundurulmalıdır.

Kronik Stresin ve Allostatik Yükün Yönetilmesi 

Beyin Merkezli Müdaheleler

Beyin stres yanıtının en önemli merkezidir. Dolayısıyla beyin yapısında ve fonksiyonunda değişikliklere sebep olacak müdaheleler stresle başa çıkmak için sıklıkla kullanılır. Bu müdaheleler uyku süresi ve kalitesini, diyet değişikliklerini ve düzenli fiziksel aktivite programlarını içermektedir. Psikologlar tarafından verilen konuşma terapisi ve bilişsel davranışsal terapi gibi müdaheleler de beyin merkezli müdaheleler arasında bulunmaktadır. 

Farmakolojik Müdaheleler

Daha önce de bahsedildiği gibi stresi yanıtının yıkıcı etkilerini önleyen ve hafifleten birçok farmakolojik madde bulunmaktadır. Bunlardan bazıları antidepresanlar, uyku ilaçları ve beta blokerlardır. Bu maddeler beyindeki stres mekanizmalarının işleyişini manipüle ederek kişilerin semptomlarını azaltma işlevi görmektedirler.Fakat bu maddeler birçok farklı mekanizma üzerinde de etki yarattığı için istenmeyen yan etkiler ortaya çıkabilmektedir (McEwen, 2007). Bunlardan biri anti-inflammatuar ilaçların yan etkisi olarak ortaya çıkan enfeksiyondur. Anti-inflammatuarlar ateşi düşürmektedir fakat vücudun ateşi yükseltmesinin sebebi mikroplarla savaşmak olduğundan, ateşin düşmesi vücudun mikroplarla savaşmasını zorlaştırabilmektedir. Dolayısıyla enfeksiyon riski bu maddelerin etkisi altındayken artmaktadır (McEwen, 2007). Bundan dolayı farmakolojik maddeler için reçete yazılırken burada özetlenen literatür dikkate alınmalıdır.

Fiziksel Aktivite

Fiziksel aktivitenin sağlığa olumlu etkileri toplumumuzda bilinen fakat genelde uygulanmayan bir pratik bilgidir. Çeşitli alanlardaki araştırmacılar tabii ki bu bilgiyi deneyler yoluyla elde etmiştir. Örneğin genç ve yaşlı sıçanlarda fiziksel aktivitenin dentat girusta nörojenez sağladığı gösterilmiştir (Van Praag ve ark., 2005). Dentat girustaki nörojenezin anti-depresan etkileri olduğu da önceki çalışmalar tarafından gösterilmiştir (Duman & Monteggia, 2006).

Sosyal Destek

Sosyal destek, kısaca, kişiler arasında güven çerçevesinde gerçekleşen karşılıklı bilgi alışverişi olarak tanımlanabilir. Aile ve arkadaşlar tarafından gösterilen sosyal desteğin allostatik yük ölçümlerinde azalmayla ilişkilendirildiği gösterilmiştir (Seeman ve ark., 2002). Bu bulgular sosyal desteğin stres bozukluklarının tedavisinde önemli bir etken olduğunu göstermektedir.

Sonuç

Büyük ölçüde McEwen’ın (2007) incelemesinden yola çıkılarak ortaya konmuş bu çalışmada beyindeki stres devresinin elementleri tanımlanmıştır. Bunun yanı sıra bu devreler arasındaki ilişki nörobiyolojik faktörler ışığında tartışılmıştır. Doğrusal bir neden-sonuç ilişkisindense stres yanıtının etmenlerinin dinamik ilişkisi özdenge (homoestatis) ve allostatis kavramları aracılığıyla açıklanmıştır. Bu açıklamadaki en önemli nokta stres mekanizmasının dengesinin vücudu korumaya yönelik ortaya çıkan yanıtlarla bile bozulabileceği ve böyle bir bozukluğun uykusuzluk gibi durumlarda giderek daha da artacağı literatürdeki önemli çalışmalar ışığında gösterilmiştir. 

Vücudun özdenge sağlamaya yönelik yanıtları allostatise sebep olarak beyinde yapısal ve fonksiyonel değişikliklere sebep olmaktadır. Bu değişiklikler hafıza ve öğrenme gibi çeşitli bilişsel fonksiyonlar üzerinde yıkıcı etkiye olmaktadır. Bunun yanı sıra, uzun süreli allostatis durumunun obezite ve hipertansiyonla olan ilişkisi hem hayvan hem de insanlarda beklenen yaşam süresini azaltmaktadır. Yapılan çalışmalarda TSSB veya sınırda kişilik bozukluğuna sahip kişilerde allostatis ölçümleri sağlıklı popülasyona göre önemli ölçüde fazladır. Benzer şekilde major depresyon ve stres yanıtlarındaki dengesizlik arasında da ciddi bir ilişki bulunmaktadır. Bahsedilen bu ilişkilerin büyük bir çoğunluğu da çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının beyindeki stres mekanizmlarına olan olumsuz etkilerinden kaynaklanmaktadır. 

Allostatis durumunun insan sağlığına olumsuz etkileri oldukça fazladır. Fakat çağımızda bu yıkıcı etkileri önleyici birçok tedavi yöntemi bulunmaktadır. Farmakolojik maddeler, fiziksel aktivite, terapi ve hayat tarzında olumlu değişiklikler stresin olumsuz etkilerini engellemekte ve ciddi ölçüde azaltmaktadır. 

 

Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Yorumlar: (0)