“Ay doğmuyorsa yüzüne, güneş vurmuyorsa pencerene, kabahatı ne güneşte, ne ayda ara. Gözlerindeki perdeyi arala.”
Hayat inişli çıkışlı yollardan ibaret. Uzun bir yolculuktayız, sayısız duraklarımız var. O duraklardan birileri dahil olur bazen yolumuza, bazen de bizi bizle yeniden tanıştıran kuvvetli duygular… Gaza bastığımız anlar da vardır, durduğumuz anlar da. Amaçlar da bu yoldadır, hırslar da, kavgalar da… Hayal kırıklıklarının da umudun da olduğu bir yoldur bu. Tüm tezatlıkların ev sahibidir. Kabul, bazı yolların manzaraları da hissettirdikleri de hep daha güzeldir. Ancak olay çok basittir: Ne olursa olsun yola devam etmek… Her gecenin mutlaka bir sabahı olmalı ki gün doğmaya devam etsin.
Peki yola devam etmek için neler gereklidir? Bu yazımızda,
“Bir nedeni olan, her nasıla katlanır.” - Nietzsche
Önceleri, bireylerin olumsuz şartlara olan uyumu incelenirken daha çok fiziksel sağlamlıklarına bakılsa da, artık insan bütüncül bir yaklaşımla ele alınmakta olup, ruhsal sağlamlığın önemi de dikkate alınmaktadır. Çünkü artık biliyoruz ki, zihin ve beden arasındaki kuvvetli bağı kaçırmamız bizi sorunun kaynağını bulmaktan uzaklaştırır. Bu bağlamda, ruhsal sağlamlığımızın belirleyicisi olarak psikolojik dayanıklılık karşımıza çıkmaktadır. Stres verici yaşam koşullarına maruz kalmalarına rağmen sağlığını koruyabilen insanlar, ilk kez Kobasa (1979) tarafından “psikolojik dayanıklılık” özelliği ile tanımlanmıştır (Akt, Işık, Ş. 2016). Kobasa (1979) araştırmalarından elde ettiği sonuçlardan yola çıkarak psikolojik dayanıklılığı “stresli yaşam olayları ile karşılaşılında bir direnç kaynağı olarak gören kişilik özelliği” olarak tanımlamıştır. Bazı araştırmalar psikolojik dayanıklılığın genetik bir özelliği olduğunu ileri sürse de, psikolojik dayanıklılığın aynı zamanda öğrenilebilir bir kişisel özellik olduğu da ortaya çıkarmıştır (Beardslee & Podorefsky, 1998).
Psikolojik dayanıklılığın oluşmasında rol oynayan birçok faktör olsa da, bu faktörlerin üç genel kategori altında toplanabildiğini söyleyebiliriz (Haase, 2004). Bu kategoriler; aile uyumu ve desteği, kişisel yapısal özellikler (fiziksel güçlülük, zeka, iletişim becerisi, öz yeterlilik) ve dışsal destek sistemleri (sosyal çevre, iş arkadaşları vb.) olarak belirtilmiştir.
Psikiyatrist Viktor Frankl “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında üzerinde en çok durulan iki kavram vardır: dayanıklılık ve anlam. Bu iki kavramı paralel incelediğimizde, psikolojik dayanıklılığın anlam ihtiyacımızı bir düzeyde karşılayabileceğini söyleyebiliriz. Frankl, aynı zamanda her çağın kendine ait nevrotik bir durum içinde olduğunu ve bununla baş edebilmek için kendi psikoterapisine ihtiyaç duyduğundan bahsetmektedir. Yaşadığımız çağı baz aldığımızda; yetkinliğin, mükemmel olmanın, çok bilgin olmanın, kısaca enlerin oldukça popüler olduğunu görmekteyiz. Bu durum, kendi isteklerimizi ve “gerçekte kim olduğumuzu” bizlere unutturarak bizi bir tek tipleştirmeye sürüklemektedir.
Kendi gerçekliğinizden uzaklaşmak ise psikolojik dayanıklılığınız için bir risk faktörü oluşturabilir. Psikolojik dayanıklılık, adı üstünde direncin temsildir. Tüm baskılara, zorluğa, belirsizliklere, sayısız engellere… Ancak tüm bunlara gerçek benliğiniz ile direnmek, hakiki bir direniş olacaktır. Şu da unutulmamalıdır ki, direnmek başkadır mücadele etmek başka. Psikolojik dayanıklılık direnmeyi seçeneklerindir. Çünkü dayanıklılık size has hâliyle uyum sağlamayı, yumuşamayı, dönüşmeyi ifade eder. Mücadele ise amansız ve beyhude bir çabayı. Mücadelenin yeri ayrıdır, gerek duyulduğu anlar farklıdır. Psikolojik dayanıklılık, çok zor anlarda dahi yetkinliği sürdürebilmeyi ifade ederken bireyin içinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen sağladığı uyumla, olumlu sonuçlara ulaşabilmesini de sağlar. Bu uyumla beraber psikolojik dayanıklılığa erişen kişi, zorlukları bir tehdit olarak değil yeteneğini sınayacağı bir fırsat olarak değerlendirir ve yaşamındaki olayları kontrol altına alabilme olanağını kendine tanır.
Kainat, kendi yasasının anlaşılması konusunda herkese bilgi vermez, bu konuda cimridir. İnsan, ancak isterse uzun gözlemler sonucu bu bilgiye erişir. Gözlemden kasıt, anlamlandırarak izlemektir. İnsan, kainattaki işleyişi bakarak, kendi doğasına hakim olabilir. Kainatın dengesini anlamak, kişinin kendi hayat dengesini anlama konusunda tüyo verir.
Hz. Mevlana’nın da dediği gibi; her şey zıddı ile kaim. Yaşam ve ölüm gibi, gün ile gece, yaz ile kış, sevinç ile hüzün gibi. Doğanın kendi içindeki mevsimsel ve gün döngüsü, insanın duygu alemine benzer. En karanlık an tandır. O da güneş doğmadan önceki andır. Bu yüzden zor günler, bulunduğun anının geçici karanlığının temsildir. İçinde bulunduğun fırtınanın sertliği ise, sahip olman gereken direncin temsilidir.
Doğa nasıl ki kaçınılmaz gelen geceye, fırtınaya, ayazlara direnmiyor, ona tavrıyla uyum sağlıyorsa bize düşen de güzelliklere kucak açtığımız gibi, olumsuzlukları da aynı tavırla olmasa da yine de kucaklamaktır. İşte doğa, işte insan. İşleyiş değişmiyor. Sen de, kendi doğanın karanlığını, bazen bir gece vakti beyaza boyuyorsun. Gün gibi. Bazen içindeki soğuğu sen kırıyorsun naifçe. Güneş gibi. Savrulduğun anlara kafa tutmayarak kendi yolunda kalmayı dönüşerek başarıyorsun. Anka gibi.
Güzel günler ile kötü günlerin ortak noktası, bir gün her ikisinin de yüreğimizde aynı yerde hissedilecek olma ihtimalidir. İçindeyken, gönlümüzü hoş eden güzel anlar, o ana ait renklerin, insanların yitirilmesiyle acı verebilir. Kötü anlar bu konuda dürüsttür. Çünkü hissettirdiği şey; içinde bulunduğumuz o anda da, sonrasında da aynıdır bizim için. Burada bir yanılma söz konusu değil aslında, hayat yolunda her şeyin imkanı söz konusudur. Hissedilen şey; tersine dönüşebilir, dönüştüğü gibi, unutulabilir.
Dün ezbere bildiğimiz şarkıyı bugün unuturuz. En güzel anıları, en büyük acıları, her şeyi. Sadece an’da hissedilenin önemli olduğunun bir kanıtıdır bu. Mutluluktan uçuyor, acıdan sızlıyor olabilirsiniz şu an, bunu da unutacaksınız.
İnsan ciddi bir dönüşümün içinde olduğunu hisseder. Çünkü köklü değişimler öncesi, yaşamında kaos başlar. Ve gerçeğe en yakın dönüşüm kötü günlerden sonra gelir. Bir kayıp yaşamışızdır. Biliriz ki o kayıp, sadece kaybettiğimizin kaybı değil, içimizde bize ait bir yerin de kaybıdır. Bu yüzden yas; içimizdeki yeşil yaprakların sararıp bir yere düşüşünü hissettiğimiz anları temsil eder. Her yaprak düştüğünde içimizdeki bir ben’e veda ederiz. Haykırarak, acı çekerek döker; döktükçe ağlarız. Bu acının bizi bizden etmemesi için ayağa kalkmaya cesaret ettiğimiz vakit, bütünü görmeye başlarız: Koca çınar için yaprak dökme vaktidir. Gücün; kökündedir dökülen yaprağında değil.
Yaşadığımız birçok olumsuz duyguda, gücün bizde olduğunu unutmaya meyilliyiz. Gücün bizde olduğunu hatırlamak için yapmamız gereken: Derin nefes alırken, içeride soluğumuzu kesmeye çalışan her ya da bazı hislerden kurtulmaya çalışmak ve bunu tüm olumsuzluklara rağmen yapmaktır. Bu çaba bize sağlam ve yepyeni bir geri dönüş fırsatı tanıyacaktır. Kim gibi mi? Anka Kuşu gibi.
Efsaneye göre… Ölümünün yaklaştığını fark eden Anka Kuşu yalnızlaşır ve kendisine her şeyden uzakta bir yer seçerek burada kendisine kuru dallardan bir yuva yapar. Bu yuvayı yapmak zaman alır, yuvayı tamamladığında ise Anka Kuşu yuvasına girer ve ölüm zamanının gelmesini bekler. Gece güne kavuşur ve güneş tüm parlaklığı ile göktedir artık. Güneş Anka Kuşu’nun yuvasını o kadar ısıtır ki, yuva yanar. Anka Kuşu, yuvasında yanarak ölür. Gerçekleşen ölümünün ardından, bu varlık küllerinden yeniden doğarak bir Anka yavrusu olarak dünyaya gelir.
Efsanede detallelandırılmayan bir yeniden doğuşa şahitlik etmekteyiz. Çünkü yeniden doğuş kişinin kendine has hâliyle gerçektir, sınırlandırılmaz. O doğuş anında neye inandığınız, neyi destek aldığınız, gerekçeleriniz, çabanız, mücadeleniz size hastır. Ancak sonuç aynıdır, mücadelenin kaçınılmaz dönüştürücü gücü. Anka kuşu efsanesinden çıkarılacak olan; sabırlı olmanın, çaba göstermenin, mücadele etmenin önemidir. Küllerinden doğman imkansız değil, yalnızca kendine içten verdiğin bir sözün ile mümkün.
O yuvanın içine; kendi kendinize oluşturduğunuz ön yargıları, bir yanınız gitmek, özgür olmak isterken sizi tutan prangaları, acınızı, sevgisizliği, size yapılan haksızlıkları, vedalarınızı, hayal kırıklıklarınızı, yarım kalmış sözlerinizi, memnun olmadığınız “benliğinizi” koyun. Ve hepsinin kül oluşuna şahit olun. Sonrasında yapmanız gereken, yüzünüzü güneşe dönerek kanat seslerinizin sizi bile ürküteceği biçimde yola yeniden başlamaktır. Unutma:
Olan olmalıydı (Pişmanlığı bırak!). Olacak olan olur (Kuruntu yapma!). O halde olan olur (Telaş etme!) — Dücane Cüceloğlu
Hayatla mücadele etmek değil, dans etmek gerekli… Hayat da sabit değil, ruhumuz gibi, bedenimiz gibi… Hayat içinde zorlukların olması kaçınılmazdır. Bu zorlukların canınızı yakışı, sizi gerçek kişiliğinize daha çok yaklaştırır. Ve zorluklar değildir psikolojik ve bedensel sağlığınızı belirleyen; sizin onlara karşı aldığınız tavırdır. Bu tavır içinde esneklik, uyum ve direnç olmalıdır. Ne olursa olsun, olan şeye karşı dik bir duruş sergileyenlere, acılarına kapılmayıp yoluna kendisine daha çok inanarak yürüyenlere… Bu yazı tüm Anka Kuşları’na ve o Anka Kuşları’nın kıymetli destekçilerine…
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.