Bireyler ruhsal olarak hayatlarında sorunlar yaşadıklarında, bu durumu çoğunlukla kişisel bir yetersizlik olarak yorumlama eğiliminde olurlar. “Ben de böyleyim”, “demek ki olması gerektiği gibi güçlü değilim” veya “neden başkaları gibi üstesinden gelemiyorum” şeklindeki içsel sorgulamalar, yaşanan sorunların nedenlerini kişinin benliğine atfetmektedir. Aslında psikoloji literatüründe yapılan bilimsel araştırmalar sonucu, pek çok ruh sağlığı sorunlarının bireylerin kişiliğinden ziyade, erken dönem deneyimleri, öğrenilmiş baş etme biçimleri ve otomatikleşmiş bilişsel-duygusal kalıplarla ilişkili olduğu yönündedir. Bu perspektiften bakıldığında problemler çoğu zaman kişinin kendisi değil, farkında olmadan içinde hareket ettiği içsel sistemlerdir.
İnsan zihni, özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde çevreden gelen mesajlara son derece açıktır. Bilhassa aile ilişkileri ve aile içinde yaşanan erken dönem deneyimleri söz konusu olan bireyin içsel sistemlerini oluşturmada oldukça önemli bir yere sahiptir. Bakım veren kişi ya da kişilerin (anne, anneanne, babaanne vb.) tutumları, duygulara verilen tepkiler ve sınırların nasıl kurulduğu, bireyin dünyayı ve kendisini algılama biçimini şekillendirir. Kısacası tarlaya ne ekilirse o biçilir. Çocuğun içsel sistemlerine neler ekilirse, yetişkinliğinde de ekilenler biçilecektir. Örneğin, duygularının küçümsendiği bir ortamda büyüyen bir çocuk, zamanla duygularını bastırmayı, anlamamayı veya duygularını yönetememeyi deneyimleyecektir. Tüm bunlar yetişkinlikte kişinin bir takım bedensel ve ruhsal birtakım sorunlar yaşamasına, ilişkilerde güven veya süreklilik sağlayamamasına, hayatta sağlıklı şekilde işlevsel olamamasına, iş hayatı, akademik hayat gibi alanlarda başarı gösterememesine değin pek çok alanda sıkıntılı bir yaşam sürmesine sebep olacaktır.
Kişinin erken dönem deneyimleri sebebiyle oluşturmuş olduğu örüntüleri, kişinin yetersizliği ya da kusuru olmasından ziyade öğrenilmiş uyum stratejileri olarak yorumlamak objektif bir değerlendirme olacaktır. Zihin, geçmişte işlevsel olan örüntüleri güncel koşullar değişmiş olsa dahi sürdürmeye devam etmektedir. Örneğin, çocukluğunda sıklıkla kalabalık ortamda utandırılan bir çocuk sessizliği ve içe kapanmayı öğrenmiştir. Güncel koşullarda kalabalık ortamda utandıracak kimsenin olmaması halinde dahi içe kapanmayı ve sessiz kalmayı tercih edecektir. Bu sebeple yetişkinliğinde topluluk önünde konuşmaktan utanan ya da bu konuşmayı yapmamak için geri çekilen bir bireye dönüşecektir. Bunun sebebi, tanıdık olanın her zaman güvenli algılanmasıdır.
Birçok kişi benzer ilişki problemlerini, iş, aile yaşamındaki tekrar eden çatışmaları ya da duygusal tükenmişliği sık sık deneyimlemektedir. Kişi kendisini değersizlik hissettiren ilişkilerin içinde bulabilir, sıklıkla çok fazla sorumluluk alabilir, ya da öteki kişilere hayır diyememenin getirmiş olduğu çok fazla fedakarlıkla beraber kendisini tükenmiş hissedebilir. Buradaki söz konusu deneyimler kişinin hayatında sürekli ya da belli aralıklarla yaşanıyorsa, kişinin ana döngüsü ya da örüntüsü haline gelmiş demektir. Tekrarlı şekilde yaşanan sıkıntılı deneyimler kişinin bilinçli yani isteyerek ve bilerek tercih etmesi değildir, bilinçdışı düzeyde işleyen ilişki şemalarının bir sonucudur demek daha doğru olacaktır.
İlişki şemaları, bireyin erken dönem yaşantılarıyla geliştirdiği temel inançların, yetişkinlikte yaşadığı durumları nasıl yorumladığını belirlemektedir. “Ben yeterli değilim, terk edilir, ötekine yük olmamalıyım aksi halde sevilmem vb.” gibi inançlar kişinin farkında olmadan benzer senaryoları yeniden üretmesine sebep olur. Burada problem, bireyin yanlış seçimler yapmış olması değildir. Problem, bireyin seçimlerini yönlendiren içsel sistemlerin hâlâ geçmişe ayarlı olmasıdır.
Güçlü görünmeye ya da güçlü olmaya çalışma çabasının yoğun olması günümüzde sıklıkla görülen ruhsal ve bedensel yorgunluğa sebep olacak önemli bir sorundur. Özellikle duygusal dayanıklılık toplumsal düzeyde yanlış yorumlanmaktadır. Güçlü olmak, duyguları yok saymak, duyguları göstermemek, her koşulda ya da durumda ayakta kalmak veya zorlanmıyormuş gibi devam etmekle eş tutulmaktadır. Aslında bu yaklaşım şekli bireyleri kendi içsel deneyimlerinden uzaklaştırmaktadır. Sıklıkla güçlü görünmeye çalışan bir kişi, zamanla yardım almakta zorlanır, duygusal ihtiyaçlarını, bedensel ihtiyaçlarını fark etmede ve karşılamakta zorlanır. Araştırmalar, bastırılan ihtiyaçların ortadan kaybolmadığını, aksine bedensel belirtilerle beraber ruhsal rahatsızlıklarda kendini gösterdiğini ortaya koymuştur. Bedensel ağrılar, panik atak, bedende uyuşma durumları, uykusuzluk, ani duygusal patlamalar, yeme bozuklukları, uyku problemleri ve daha pek çok alanda bastırılan her ihtiyacın bu şekilde daha sıkıntılı bir şekilde bireyin kendisine döndüğü açıkça görülebilmektedir. Sorun, kişinin dayanıksız, yetersiz, güçsüz olması değil, duygularıyla kurmuş olduğu ilişkinin işlevsiz hale gelmiş olmasıdır.
Erken dönem deneyimlerinde sık eleştirilen, utandırılan, koşullu sevgi ve kabul gören bireyler zamanla söz konusu deneyimleri içselleştirerek kendisini eleştirmeye, hata yaptığında kendini kabul etmeyeye, kendisine kızan ve kendisinde sıklıkla kusur bulmaya odaklı birine dönüşür. Bu sebeple kişi artık yaptığı her işte mükemmel olmaya kendini programlamaktadır. Böylece, bireyler başarılarını küçümseyerek, hatalarını büyüten bir yapı haline gelmektedir. Dolayısıyla içsel değerlendirme sistemi sürekli alarm halindedir ve bu kişiyi yaşam doyumu noktasında yoğun bir şekilde aşağı çekmektedir.
İçsel eleştiri bireyin gerçeği değil, geçmişte öğrenilmiş bir değerlendirme biçimini temsil etmektedir ve aslında mutlak doğruyu yansıtmamaktadır. Kişinin bir hatası, kişiyi tümüyle başarısız yapmayacağı gibi, mükemmel olmadığı noktada tamamen kusurlu ve yetersiz olmadığı gerçeği gibi.
“Aslında sorun sen değilsin” başlıklı bu yazıda amaç sorumluluğu tamamen dışarıya yüklemek değildir. Bireyin kendisini kusurlu, suçlu, değersiz ya da yetersiz gibi hissettiği pek çok sıkıntılı duyguların nereden kaynaklandığını anlamasına yardımcı olmaktır. “Ben sıkıntılıyım, neden böyleyim?” söylemleri kişide herhangi bir değişim yaratmamaktadır. Aksine kişiyi sıkıntılı ruh haline daha derinden girmesine sebebiyet vermektedir. Değişim için öncelikle “Bu nasıl oluştu? Bugün hayatımda benim için işe yarar tarafı var mı?” sorularını sormakla başlamaktadır.
Farkındalık değişimin ilk adımıdır. Yargılamak ise değişimin önündeki en büyük engeldir. Kişinin kendisini yargılamaktan çıkıp, kendisini anlamaya ve fark etmeye başladığı yerde değişim başlar. Farkındalık, bireyin kendisine şefkatli ve gerçekçi bir bakış açısını kazandırır. Değişim, kişinin kendisini zorlayarak farklı olmaya çalışmasıyla değil, mevcut içsel yapıları anlaması ve gerektiğinde yeniden yapılandırmasıyla mümkün olmaktadır.
Psikolojik zorlanmalar, bireyin eksikliği ya da zayıflığı olarak ele alındığında, çözüm alanı daralır. Oysa söz konusu zorlanmalar, geçmişte öğrenilmiş ve bugün otomatikleşmiş örüntülerin doğal bir sonucudur. Bu açıdan bakıldığında sıkıntı aslında bireyin kim olduğunu değil, nasıl yetiştirildiğini göstermektedir. Dolayısıyla yaşanan sorunlar esasında uzun süredir fark edilmeden çalışan içsel sistemlerin ortaya çıkış şeklidir. Sıkıntıya sebep olan içsel sistemlerin değişim yolu ise önce onları fark etmek ile başlar.
Psikoterapi sürecinde bireyin otomatikleşmiş düşünce, duygu ve ilişki örüntüleri güvenli bir terapötik ilişki içinde görünür hale getirilir. Kişiye sıkıntı yaratan örüntülerin kökenleri ele alınarak, bireyin kendilik algısı ve baş etme biçimleri yeniden yapılandırılır. Süreç, kişinin kendisiyle daha gerçekçi, esnek ve şefkatli bir ilişki kurmasını destekler.
Uzm. Kl. Psk. Berivan Edemen
Derman Psikoloji
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.