Makaleler 07/05/2026

Ebeveynlik, Yalnızca Bir Teknik Meselesi Değildir - Kl. Psk. Melis Aksoy

Melis Aksoy Psikoloji
Melis Aksoy
Psikoloji

Ebeveynlik, Yalnızca Bir Teknik Meselesi Değildir

Çocuk, doğruyu duyar ama gerçeği hisseder

Ebeveynlik bugün hiç olmadığı kadar “bilinçli” yürütülmeye çalışılıyor. Kitaplar okunuyor, uzmanlar takip ediliyor, doğru yaklaşım biçimleri öğreniliyor. Çocuğun duygusuna alan açmak, onu yargılamamak, sınır koyarken incitmemek… Bütün bunlar çok kıymetli. Ama çoğu zaman gözden kaçan bir şey var. Ebeveyn, çocuğa nasıl davrandığını değiştirirken, kendisiyle kurduğu ilişkiyi aynı yerde bırakabiliyor. Tam da bu noktada ebeveynlik, bir ilişki olmaktan çıkıp iyi yapılması gereken bir “uygulamaya” dönüşüyor.

Psikodinamik kurama göre, davranışın kendisinden çok, o davranışı şekillendiren bilinçdışı süreçler ve içsel yaşantı belirleyicidir. Bu nedenle bir ebeveynin çocuğuna sabır göstermesi tek başına yeterli değildir; o sabrın içinde neyin taşındığı ilişkiyi belirler.

Bastırılmış bir öfkenin üzerine kurulmuş bir sakinlik ile duyulmuş bir duygunun ardından gelen sakinlik aynı şey değildir. Dışarıdan bakıldığında iki ebeveyn de “sakin” görünebilir. Ama çocuk, bu iki durum arasındaki farkı sezgisel olarak ayırt eder. Çünkü çocuk, söyleneni değil, ilişkinin duygusal tonunu duyar. Bu paragrafın ne anlatmaya çalıştığını somut bir sahne üzerinden ele almanın daha açıklayıcı olacağını düşünüyorum.

Akşam yemeğinde çocuk yemek yemeyi reddediyor, kaşığı itiyor ve ağlamaya başlıyor. Ebeveyn ise dışarıdan bakıldığında oldukça “sabırlı” görünüyor. Sesini yükseltmiyor, ısrar etmiyor, “İstersen daha sonra yiyebilirsin.” diyor. Eğer bu sabır, içsel olarak düzenlenmiş bir sabır ise ebeveyn hafif bir gerilim hissediyor — öfke, kaygı, hayal kırıklığı — ama bunun farkında. İçinden “Şu an çok zorlanıyorum ama bu onun gelişiminin bir parçası; ayrıca benden farklı biri, mizacı farklı, tepkileri farklı.” diye geçirebiliyor. Çocuğun reddini kişisel bir reddedilme olarak değil, o ana ait bir ihtiyaç ifadesi olarak okuyabiliyor. Bu durumda ebeveyn kendi duygusunu tanıyor, anlamlandırıyor, tolere edebiliyor ve çocuğun duygusunu zihninde tutabiliyor. Çocuk böyle bir durumda sadece “zorlanmayan bir ebeveyn” değil, duygusunu taşıyabilen bir zihin deneyimliyor. Bu da zamanla kendi duygularını düzenleyebilme kapasitesine katkı sağlıyor.

Bastırma ve kontrol üzerinden kurulan sabırda ise aynı sahnede ebeveyn yine “sakin” görünüyor.
Ama içeride yoğun bir gerilim var: “Yine yemek yemiyor.”, “Yetersiz miyim?”, “Sinirlenmemeliyim.”, “İyi bir ebeveyn böyle yapmaz.” Ebeveyn, öfkesini ya da çaresizliğini fark etmekte zorlanıyor ve bu duyguları bastırarak kontrol altında tutmaya çalışıyor. Dışarıya yansıyan yine “sabır” gibi görünse de bu sabır, bir tür kendini tutma, duygudan uzaklaşma, hatta yer yer donuklaşma içerebiliyor.

Bu durumda çocuk, sözlerle çelişen bir duygusal atmosfer hissedebilir. Ebeveyn “sakin” görünür ama aynı zamanda erişilmesi zor, gergin ya da mesafeli olarak algılanabilir. Çocuk ne olduğunu tam adlandıramasa da o sabrın içinde taşınan gerilimi algılar.

Bir ebeveyn, çocuğunu “en iyi şekilde yetiştirmek” istediğinde çoğu zaman bakışını yalnızca çocuğa çevirir, “Onu nasıl sakinleştiririm?”, “Nasıl özgüvenli olur?”, “Yanlış davranışlarını nasıl düzeltirim?”, “Daha iyi bir anne-baba olmak için neler yapmalıyım?” gibi sorular sorar. Bu sorular çok iyi niyetlidir; ancak yalnızca davranışa odaklanıldığında ebeveynlik, bir ilişki olmaktan çok yürütülen bir proje hâline gelir. Çocuk, sanki “iyi sonuç alınması gereken” bir proje gibi değerlendirilir. Ebeveyn de “başarılı olup olmamasına” göre kendini yargılar. Oysa ilişki, başarı değil, karşılıklılık ve duygusal gerçekliktir. İçinde hem uyum hem çatışma, hem sabır hem öfke, hem sevgi hem hayal kırıklığı, hem de şefkat vardır.

Tıpkı Melanie Klein’ın nesne ilişkileri kuramında tanımladığı depresif konuma göre, iyi ve kötü duyguların aynı kişiye yöneldiğinin fark edilmesi olgun sevginin temelini oluşturur. Bir ebeveyn “kötü hisleri” tamamen dışarıda bırakmaya çalıştığında, ilişki daha sağlıklı değil, daha yapay bir hâle gelir. Çünkü gerçek bir ilişki, kusursuzlukla değil, duyguların birlikte var olabilmesiyle kurulur.

Mary Cassatt’ın “Anne ve Çocuk” temasını işlediği resimlere bakarken çoğu kişi sıcaklık, temas ve güven duygusunu görür. Ancak o resimlerin taşıdığı anlam yalnızca şefkatli bir anı değil, aynı zamanda görünmeyen bir süreci de ima eder: Ebeveynin kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiyi. Çünkü bir çocukla kurulan bağ, yalnızca dışarıdan görünen davranışlarla değil, o davranışların beslendiği içsel yaşantının derinliğiyle şekillenir.

Bowlby’nin bağlanma kuramı ve sonrasında gelişen yaklaşımlar, çocuğun güven duygusunun ebeveynin yalnızca davranışlarıyla değil, bu davranışların arkasındaki duygusal erişilebilirlikle şekillendiğini gösterir. Bu nedenle ebeveynlikte asıl mesele, doğru tepkiyi vermek değil, tepkinin hangi yerden geldiğini fark edebilmektir.

İçsel farkındalık dediğimiz şey, duyguyu kontrol etmek değil; önce onu tanıyabilmektir. Bir anda yükselen öfkeyi, eşlik eden telaşı, arkasından gelen suçluluğu fark etmek… Bunları yok saymadan ama onlara kapılıp gitmeden kalabilmek.

Doğru davranışı ezbere uygulamak, dublaj sesiyle konuşmak gibidir. Sözler doğru olsa da ses sana ait değildir. Ebeveynlikte de çoğu zaman “doğruyu yapmak”, iç sesimizin yerini alır. Dışarıdan kusursuz görünen tepkiler, içeride karşılığı olmayan bir dile dönüşebilir. Oysa temas, dublajı bırakıp kendi sesine dönebildiğinde başlar. Bu noktada mesele artık “daha iyi ebeveyn olmak” değildir, daha gerçek bir ilişki kurabilmektir.

Çünkü çocuk için en belirleyici olan, kusursuz davranışlar değil, karşısındaki yetişkinin ne kadar “orada” olduğudur. İlişki yalnızca düzenli, sakin ve uyumlu anlardan oluşmaz, içinde gerilim de vardır, kırılma da, onarım da. Bir ebeveynin her zaman sabırlı olması mümkün değildir; zaman zaman zorlanması, sinirlenmesi, geri çekilmesi doğaldır. Bu anlar, doğru şekilde ele alındığında ilişkiyi zedelemek yerine güçlendirebilir. Çünkü çocuk, karşısında kusursuz bir figür değil, duyguları olan gerçek bir insan görür. Bu da onun duyguları anlamlandırma ve bütünleştirme kapasitesini destekler.

Ebeveynin kendi iç dünyasına bakabilmesi, bu nedenle yalnızca kişisel bir farkındalık meselesi değil, aynı zamanda ilişki kurabilmenin ön koşuludur. “Ne yapmalıyım?” sorusunun yanında “Ne hissediyorum?” sorusunu da taşıyabilmek gerekir. Bu ikinci soru çoğu zaman daha zorlayıcıdır, çünkü kişiyi kendi kırılganlığıyla karşı karşıya bırakır. Ancak tam da bu temas noktası, ilişkide sahiciliğin başladığı yerdir.

İçselleştirme süreci de burada anlam kazanır. Bir davranışı tekrar etmek, onu gerçekten sahiplenmek anlamına gelmez. Bir ebeveyn çocuğuna sabırla yaklaşmayı öğrenebilir; ancak bu sabır, içsel bir çalışmanın ürünü değilse kırılgan kalır. Oysa kişi kendi duygusal tepkilerini fark edip anlamlandırdığında, davranış artık dışarıdan alınmış bir bilgi olmaktan çıkar, içsel bir karşılık kazanır. Böylece ebeveynin sesi, ödünç alınmış değil, kendine ait bir ses hâline gelir.

Sonuçta çocuk, ebeveynin ne kadar “doğru” davrandığından çok, ne kadar gerçek olduğu ile büyür. Ezberlenmiş cümleler, öğrenilmiş tepkiler bir yere kadar işlevseldir; ancak ilişkiyi canlı kılan, ebeveynin kendi duygusuna temas edebilmesidir. Çünkü bir çocuk için en düzenleyici olan şey, kusursuz bir bakım değil, temas edilebilen bir zihindir. Kökü kendi deneyiminde olmayan hiçbir davranış uzun süre taşınamaz.
Ama kişi kendi iç sesini duymaya başladığında, en basit cümle bile gerçek bir temasın parçası hâline gelir. Ve belki de çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur: Kendisine gerçekten dokunan bir ses.

İnsan, kendi içinde olup biteni en çok, onu taşıyabilen bir başka zihinle karşılaştığında fark eder. İçimizde uzun zamandır konuşmayı bekleyen bir ses vardır. Onu duymak yalnızca durup dinlemekle değil, o sesi birlikte düşünebileceğimiz bir alanın oluşmasıyla mümkün hâle gelir. Duygu dile geldikçe insan kendine yaklaşır, kendine yaklaştıkça da ötekine.

Uzm. Klinik Psikolog Melis AKSOY

Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.

DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.


www.doktortakvimi.com © 2025 - Doktor bul ve randevu al

Bu web sitesi çerezleri kullanıyor.
Tarayıcınızda çerezlerle ilgili ayarları düzenleyebilirsiniz.