Lacan’a göre ne zaman ağzımızı açıp bir şey söylesek aslında bir şekilde eksik olduğumuzu itiraf ederiz. Bebekken ağzımızı mama, besin, sıcaklık veya ilgi eksikliği çektiğimizi ifade etmek için açtık ve isteklerimizi ifade etmek için konuşmayı öğrendik ki isteklerimiz bize bakım verenlerin değerlendirmelerinin insafına kalmasın. Çünkü bize bakım verenler her zaman ne istediğimizi çözemiyorlardı ve onların gayreti arzularımızın gerisinde kalıyordu. Konuşma, kaybettiğimiz bir şey için bir rica veya taleptir; en azından duyulmak ve bir şeyin bazı yönlerden eksik olduğunu fark ettirmek için.
Psikanalistlerin seanslar sırasında analizanın sözünü yinelemek ve vurgulamak dışında çok fazla konuşmamaları ve konuştukları nadir zamanlarda da kendilerini fail olarak göstermekten kaçınmak zorunda olmalarının sebeplerinden biri budur. Psikanalistler kendilerine dair pek fazla açık vermemelidir çünkü açık vermeleri, özünde sevilme ricası, hatta yakarışı olarak anlaşılır (Lacan, 2015, s. 370). Analizdeki rolleri tersine çeviren bu durum, kendini ifşa etmenin neden kötü bir fikir olduğunun nedenlerinden biridir. İleride göreceğimiz üzere analistin zorunlu olarak çok konuşmaması, analistin eksikliğini itiraf etmeyi reddetmesi anlamına gelmez. Çünkü analiz yapısal olarak analisti, analiz anı sevme konumuna yerleştirir ve sevmenin ta kendisi eksiği açığa vurur. Analistler, analiz anlarından sevginin karşılığını talep ediyor olmamak için kendi adlarına veya kendileri hakkında pek konuşmamalıdır.
Bruce Fink
Analize başvuran kişi çoğu zaman yalnızca yaşadığı sorunun ortadan kalkmasını istemez; aynı zamanda yaşadıklarının ne anlama geldiğini, neden sürekli benzer ilişkilerin içinde kaldığını ya da neden bildiği hâlde bazı şeyleri değiştiremediğini anlamaya çalışır. “Bunun yanlış olduğunu biliyorum ama yine yapıyorum”, “Bu ilişkinin bana iyi gelmediğini görüyorum ama ayrılamıyorum” ya da “Kimseye hayır diyemiyorum, sonra da içten içe öfkeleniyorum” gibi cümlelerle seansa gelir.
Tam da bu nedenle analizde konuşmak, yalnızca başımızdan geçenleri bir başkasına anlatmak değildir. İnsan konuştukça kendi hikâyesinde tekrar eden bazı kelimeleri, beklentileri ve konumları fark etmeye başlar.
Örneğin bir kişi farklı ilişkilerinden söz ederken sürekli “Ben onu yalnız bırakamazdım” diyebilir. Bir süre sonra aynı cümle annesiyle ilişkisinde, arkadaşlıklarında ve hatta iş yaşamında yeniden ortaya çıkar. Karşısındaki kişiler değişmiştir ama öznenin aldığı konum şaşırtıcı biçimde aynı kalmıştır: Birini bırakırsa kötü bir şey olacak ve bundan kendisi sorumlu olacaktır.
Analistin işi burada kişiye “İnsanları bu kadar düşünmemelisin” demek değildir. Çünkü bunu zaten kendisine defalarca söylemiş olabilir. Asıl mesele, neden sürekli başkalarının yükünü taşımak zorunda kaldığını ve bu zorunluluğun kendi hayatında nasıl kurulduğunu konuşabilmesidir. Bazen yıllardır sıradan görünen bir cümle tam burada başka türlü duyulur:
“Ben hep birilerini kurtarmak zorundaymışım.”
Bu cümlenin duyulması önemlidir. Çünkü insan çoğu zaman yalnızca başkalarının kendisine yaptıklarından değil, Öteki’nin sevgisini, onayını ya da varlığını kaybetmemek için kendisine yüklediği görevlerden de acı çeker.
Başka bir kişi ise ilişkilerinde sürekli karşısındakinden emin olmak isteyebilir. Mesaj geç geldiğinde huzursuz olur, sevildiğini tekrar tekrar duymak ister, küçük bir mesafeyi ilişkinin sonu gibi yaşar. Burada yalnızca “terk edilme korkusu” deyip geçmek, öznenin kendine özgü hikâyesini erkenden kapatabilir. Analizde bunun yerine şu soru açık bırakılır: Karşısındaki kişinin sevgisinden emin olmak onun için neden bu kadar zorunludur ve emin olamadığı anda kendisi hakkında ne düşünmeye başlar?
Bazen cevap beklenmedik bir yerde belirir: “Beni istemiyorsa demek ki yeterli değilim.”
Artık mesele yalnızca sevgilinin mesajı değildir. Öteki’nin davranışı, öznenin kendi değerine ilişkin hükmü hâline gelmiştir.
Analiz tam da bu bağlantıların konuşulabileceği bir alan açar. Analist analizanın yerine karar vermez, nasıl yaşaması gerektiğini tarif etmez ve hayatındaki insanların niyetlerini onun adına açıklamaya çalışmaz. Çünkü hazır bir cevap bazen rahatlatırken, kişinin kendi sözünü bulmasının önüne de geçebilir.
Bunun yerine öznenin söylediklerine, tekrarlarına, çelişkilerine ve bazen kendisinin bile şaşırdığı kelimelerine kulak verilir. İnsan bir süre sonra yalnızca “Bana neden bunlar oluyor?” diye sormak yerine, “Ben bütün bunların içinde nasıl bir yerde duruyorum?” diye sormaya başlayabilir.
Bu küçük görünen değişiklik önemlidir. Çünkü ilk soru cevabı çoğunlukla dışarıda ararken, ikincisi öznenin kendi payını konuşulabilir hâle getirir. Buradaki “pay”, kendisini suçlamak anlamına gelmez; değiştirebileceği yerin nerede olduğunu görebilmesi anlamına gelir.
Belki analizde konuşmanın sağladığı imkân da budur: Geçmişte yaşananları değiştiremeyiz ama onların içinde aldığımız konumu, bugün neden hâlâ tekrar ettiğimizi ve başka türlü hareket etmenin önünde neyin durduğunu konuşabiliriz. İnsan kendi hikâyesini yeniden konuşabildikçe, daha önce zorunlu sandığı bazı yolların aslında tek yol olmadığını fark etmeye başlayabilir.
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.