• Ana Sayfa
  • Psikoloji
  • Hiç Öfkelenmem” Diyenlerin Hikayesi: İçeride Biriken Şey Nereye Gider? - Kl. Psk. Melis Aksoy
Makaleler 07/05/2026

Hiç Öfkelenmem” Diyenlerin Hikayesi: İçeride Biriken Şey Nereye Gider? - Kl. Psk. Melis Aksoy

Melis Aksoy Psikoloji
Melis Aksoy
Psikoloji

“Hiç Öfkelenmem” Diyenlerin Hikayesi: İçeride Biriken Şey Nereye Gider?

Tedaviye başvuran bazı kişiler, ilk bakışta “öfke” ile hiçbir ilişkileri yokmuş gibi görünürler. Sakin, uyumlu, anlayışlı… Seslerini yükseltmezler, kolay kolay itiraz etmezler. Hatta çoğu zaman kendilerini şöyle tarif ederler: “Ben öfkeli biri değilim.”

Ama o kişiler genellikle şu şikâyetlerle gelir:

“Kalbim duracak gibi çarpıyor, panik atak yaşıyorum sanırım.”
“Nefes alamıyorum, kötü bir şey olacak gibi.”
“Hiçbir şeyden keyif almıyorum.”
“Kafamın içi susmuyor, sürekli düşünceler var.”
“Bir şeyleri tekrar tekrar kontrol etmeden rahatlayamıyorum.”
“Alkolü bırakamıyorum… ya da bıraktığımda içim daralıyor.”

En dikkat çekici olan kısmı şudur; bu insanlar “öfke” nedeniyle başvurmazlar terapiye ya da psikiyatriye. Ama çoğu zaman, öfkenin hiç yer bulamadığı bir iç dünyayla gelirler.

Burada hassas bir ayrım yapmak önemli olacaktır diye düşünüyorum.
Yukarıda bahsedilen belirtiler, tek bir nedene indirgenemez. Panik belirtileri, takıntılar, isteksizlik ya da bağımlılık çok katmanlı süreçlerin ürünüdür. Ancak klinik olarak sık görülen bir şey vardır. Öfkenin düşünülemediği, konuşulamadığı ve bastırıldığı yapılarda bu tür belirtilerin ortaya çıkma olasılığı belirgin biçimde artar.

Yani mesele “semptomların sebebi öfkedir” demek değil; işlenemeyen öfkenin bu tabloya zemin hazırlayan önemli parçalardan biri olabildiğini görebilmektir.

Çoğu insan öfkeyi neden geri çeker? Çünkü öfke, onun için bir duygu değil; bir tehdittir. Bu tehdidin kökeni çoğu zaman erken ilişki deneyimlerinde saklıdır. Örneğin çocukluk çağında büyüdüğü evin atmosferini düşünelim. Alkol kullanan, kontrolünü kaybeden, bağıran, aşağılayan, zaman zaman fiziksel şiddet uygulayan bir ebeveynin varlığı bu deneyimin en görünür ve çarpıcı örneklerinden biridir. Bazen çocukların uykusundan kavga, gürültüyle kaldırıldığı, ev içinde sürekli bir gerginlik ve tetikte olma halinin sürdüğü, neyin ne zaman olacağının öngörülemediği bir ortam söz konusudur.

Ancak mesele yalnızca bu kadar “açık” değildir. Bazı durumlarda ise dışarıdan bakıldığında daha düzenli, daha “sorunsuz” görünen ama duygusal olarak son derece işgal edici, kontrolcü ve alan bırakmayan bir ebeveynlik söz konusudur. Çocuğun ayrı bir özne olarak var olmasına izin verilmez. Ne hissedeceği, ne düşüneceği, nasıl davranacağı örtük ya da açık biçimde belirlenir. Uyumlu, uslu, söz dinleyen olmak sevginin ön koşulu haline gelir. “Böyle davranırsan seni sevmem”, “Kimse böyle birini sevmez” gibi doğrudan ya da dolaylı mesajlar, çocuğun zihninde güçlü bir bırakılma tehdidi yaratır.

Bazı çocuklar ise öfke gösterdiklerinde daha büyük, daha korkutucu bir öfkeyle karşılaşırlar. Bu da öfkenin yalnızca kabul edilemez değil, aynı zamanda tehlikeli olduğu deneyimini pekiştirir. Dolayısıyla çocuk için mesele yalnızca öfkenin varlığı değil, öfkenin ilişkiyi riske atan, sevgiyi geri çektiren ya da karşısında daha yıkıcı bir güç doğuran bir şey olarak yaşanmasıdır.

Bu koşullar altında çocuk, ilişkiyi koruyabilmek adına kendi öfkesini geri çekmeyi öğrenir; çünkü o anda asıl öncelik duyguyu ifade etmek değil, bağın kopmamasını sağlamaktır.

Böyle bir evde büyüyen çocuk için öfke ne anlama gelir? Yakınlık değil. İfade değil. Anlaşılma hiç değil. Öfke; kontrol kaybı, zarar verici, korkutucu ve ilişkiyi tehdit eden bir temsil hâlini alır.

Dolayısıyla çocuk şunu öğrenir: “Öfke hissedilmemeli.” Bu öğrenme çoğu zaman bilinçli bir karar değildir. Daha çok, hayatta kalmaya yarayan bir uyum biçimidir. Çocuk, ilişkiyi sürdürebilmek için kendi duygusundan vazgeçer. Öfkesini geri çeker, yutar, yok sayar. Bunun yerine “iyi”, “sorunsuz”, “uyumlu” olan bir tarafını büyütür.

Yıllar sonra bu kişiler yetişkin olduklarında gerçekten de “sorunsuz” görünürler. Kolay uyum sağlarlar, kimseyi kırmak istemezler, çatışmadan kaçınırlar. Ama bu uyumun bir bedeli vardır: Kendi içlerinden uzaklaşmak. Yani öfkeyi kendilerine döndürürler.

Öfke sadece bağırmak ya da kavga etmek değildir. Öfke, yalnızca yıkıcı bir duygu değil; aynı zamanda benliğin sınırlarını koruyan, ihtiyaçları işaret eden ve öznenin varlığını dünyaya duyuran temel bir afekttir. Yani “bu bana iyi gelmiyor”, “burada bir şey var” diyebilmektir. Öfke yoksa, bu alan da yoktur. Buna karşın klinik pratikte sıklıkla karşılaşılan durum, öfkenin bu işlevsel yönlerinden tamamen koparılmış, yalnızca “yıkıcı”, “kontrol dışı” ve “ilişkiyi tehdit eden” bir deneyim olarak temsil edilmesidir. Bu temsil, bireyin kendi öfkesine yabancılaşmasına ve onu sistematik biçimde bastırmasına yol açar.

Peki öfke tamamen ortadan kaybolur mu? Hayır. Sadece yer değiştirir.

İfade edilemeyen duygu, başka bir yoldan kendini göstermeye başlar. Bazen bedende, bazen düşüncelerde, bazen davranışlarda…

Klinikte sık karşılaşılan durumlardan biri şudur: Kişi yoğun çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi gibi belirtiler yaşar, çoğu zaman bunu “kalp krizi geçiriyorum” düşüncesiyle yorumlayarak acil servise başvurur. Yapılan tetkikler sonucunda ciddi bir fiziksel bulguya rastlanmaz, ancak yaşantı ortadan kalkmaz. Bu noktada kişi sıklıkla bu durumu “panik atak” olarak adlandırmaya başlar.

Elbette bu belirtiler klinik olarak panik atağın bir parçası olabilir ve tıbbi değerlendirme her zaman önceliklidir. Ancak bazı durumlarda, yalnızca belirtilerin adını koymakla sınırlı kalmak yerine, bu bedensel yaşantının hangi duygusal süreçlerle ilişkili olabileceğini de düşünmek önem kazanır. Başka bir deyişle, semptomu bastırmaya ya da yalnızca kontrol etmeye çalışmanın ötesinde, bedenin hangi duygusal yükü taşıdığını ve neyin ifade edilemediğini anlamaya yönelmek, süreci daha bütünlüklü ele alabilmenin kapısını aralayabilir.

Duygular zihinde işlenemediğinde, beden devreye girer. Söze dökülemeyen, düşünülmeyen, anlamlandırılamayan şey, bedensel bir uyarım olarak yaşanır.

Benzer bir durum düşünce alanında da ortaya çıkabilir. Kimi insanlar sürekli zihinsel bir meşguliyet içinde yaşar. Düşünceler durmaz, tekrar eder, kontrol edilmek istenir. Ya da kişi sürekli bir şeylerle meşgul olur; çalışır, üretir, oyalanır… Durduğu anda içeriden bir şeyin yükseleceğini hisseder gibi.

Bazıları ise tam tersine donakalır. Hiçbir şey yapmak istemez. Günün büyük kısmını yatarak geçirir. “İsteksizlik” diye tarif edilen bu durum, bazen yoğun bir içsel geri çekilmenin ifadesidir.

Bir başka grup, içsel taşmayı alkol ya da maddeyle düzenlemeye çalışır. Çünkü bu maddeler, kısa süreli de olsa içerideki yoğunluğu susturur. Ancak bu rahatlama geçicidir. Alkol ve madde, duygusal düzenleme kapasitesini desteklemek yerine sistemi zorlayan ve uzun vadede dengesini bozan bir etki yaratır. Bu nedenle ilk anda iyi geliyor gibi hissettirse de sonrasında yaşanan belirtiler çoğu zaman artar ve kişi kendini daha yoğun bir içsel sıkışmışlık içinde bulabilir.

Tüm bu farklı yolların ortak bir yönü vardır: İçerideki bir şeyle temas etmemek.

Bu temasın en çok ortaya çıktığı yerlerden biri de rüyalardır.

Bazı kişiler rüyalarında; kovalandıklarını, bıçaklandıklarını, öldürüldüklerini, hapsedildiklerini ve kaçamadıklarını anlatırlar.

Bu rüyalar birebir gerçekliğin temsili değildir; ama içeride hissedilen tehdidin, sıkışmışlığın ve kontrol kaybı korkusunun simgesel ifadeleri olarak düşünülebilir.

Hatta bazı kişiler bu rüyaların yarattığı yoğunluk nedeniyle uyumaktan kaçınabilir. Çünkü rüya, kontrol edilemeyen bir alandır. Ve bu kişiler için kontrol kaybı, en başından beri en zor deneyimlerden biridir.

İlişkilerde ise daha sessiz ama derin bir süreç işler. Bu kişiler çoğu zaman ilişkide “iyi taraf”tır. Sorun çıkarmazlar. İdare ederler. Anlarlar. Alttan alırlar. Ancak bir noktadan sonra şunlar olmaya başlar: Rahatsız oldukları şeyleri dile getiremezler. Ve an itibarıyla içten içe birikim başlar. Kişi bir süre sonra ilişkiden yavaş yavaş geri çekilmeye başlar, duygusal mesafe artar ve bir gün ilişki biter.

Çoğu zaman karşı taraf için bu sonlanma ani ve şaşırtıcıdır. Ama öfkeyi bastıran kişi, o ilişkiden çok daha önce duygusal olarak çekilmiştir. Burada dikkat çekici olan kısım, kişi en çok terk edilmekten korkarken, ilişkiyi bitiren taraf olur. Ama bunu bir patlama ile değil; hissizleşerek, uzaklaşarak, içten içe koparak yapar.

Bu, kontrolün hâlâ kendisinde olduğu bir bitiştir.

Bu yazının başına dönersek…

“Ben öfkeli biri değilim” diyen kişi gerçekten öfkeli olmayabilir mi?

Evet, bazı insanlar öfkelerini daha az hissedebilir.

Ama klinikte sık görülen şey, öfkenin hiç olmadığı değil, öfkenin hiç yer bulamadığı bir iç dünyadır.

Ve bu durumda mesele öfkeyi “ortaya çıkarmak” değildir. Öfke zaten bir yerlerde vardır. Mesele, onunla yıkılmadan temas edebilmektir. Onu düşünebilmek, adlandırabilmek ve taşıyabilmektir.

Tam da burada, terapötik süreçte olan şey; başlangıçta taşkın, sıkıştırıcı ve anlamlandırılamayan duygusal yaşantıların, zamanla zihinde yer bulabilir hâle gelmesidir. Wilfred Bion’un kuramında tarif ettiği üzere, işlenmemiş duygusal deneyimlerin düşünülüp anlamlandırılabilir bir forma dönüşmesi, kişinin bu yaşantılarla daha farklı bir ilişki kurabilmesini mümkün kılar.

Bu dönüşüm çoğu zaman doğrudan “öfkeyi ifade etmeyi öğrenmek” gibi lineer bir yerden ilerlemez. Daha çok, kişinin kendi iç dünyasına yaklaşabildiği, ne hissettiğini fark edebildiği, o hisle birlikte kalabildiği bir alanın oluşmasıyla mümkün olur. Duygu, zihinde yer buldukça, bedende taşma ihtiyacı azalır, düşünceler daha az sıkıştırır, ilişkilerdeki donma ya da ani kopuşlar yerini daha temas edilebilir deneyimlere bırakabilir.

Bu yüzden öfke, düşünülebildiğinde yıkıcı olmak zorunda değildir.

Aksine, kişinin kendine yaklaşmasının, sınırlarını fark etmesinin ve ilişkilerde daha gerçek bir yer alabilmesinin yollarından biridir.

Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.

DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.


www.doktortakvimi.com © 2025 - Doktor bul ve randevu al

Bu web sitesi çerezleri kullanıyor.
Tarayıcınızda çerezlerle ilgili ayarları düzenleyebilirsiniz.