Bir terapist olarak terapi odasının kapısını açtığımda, içeri giren kişinin parmak izi kadar benzersiz, taklit edilemez ve biricik acısıyla karşılaşırım. Son dönemlerde, çocukluk döneminde cinsel istismar ve ihmale maruz kalmış ve bugün birer yetişkin olmuş kadın danışanlarım ile yürüttüğüm çalışmalar, bu benzersizliğin en sarsıcı örneklerini barındırıyor. Bir terapist olmanın ötesinde, insan olarak zaman zaman süreçte zorlandığım, hırpalandığım ve konunun meşakkati karşısında nefesimin daraldığı anlar oluyor. Çünkü o odada tanıklık edilen şey, bir ruhun en mahrem, en vahşi şekilde işgal edilişinin ve o işgale karşı hayatta kalma mücadelesinin öyküsüdür. Terapi süreci, konunun kendisi kadar meşakkatli, sabır gerektiren ve hırpalayıcı bir yola dönüşebiliyor.
Çocukluk çağında maruz kalınan ihmal ve istismarlar, özellikle en güvenilmesi gereken yakın çevre tarafından, yani çocuğun sığınacağı yegâne liman olan aile içinden gelip sistematik bir şekilde uygulandığında, çocuk zihninde ani bir şok dalgası yaratmaz; çocuk bunun bir şok olduğunu algılayacak bilişsel durumda değildir. Çocuk, yaşadığı şeyin adını koyamaz. “Bir şeyler ters gidiyor” der içinden bir ses, ancak bu vahşeti ne kendine kondurabilir ne de en yakınına… Dünyayı algılamasına rehberlik etmesi gereken yetişkinlerin bizzat tehdidin kendisi olması, çocukta devasa bir zihinsel karmaşaya yol açar. Hayatta kalabilmek için o anı dondurur, duyguyu bastırır, olan biteni normalleştirir ve zihninin en karanlık, en izole dehlizlerine kilitler. Bu, zihnin o yaşta yok olmamak için geliştirdiği en dahice fakat en ağır faturası olan savunma mekanizmasıdır.
Fakat zaman, bastırılanın geri dönmesini engellemez; sadece o yüzleşmeyi erteler. Yıllar geçtikçe, zihin her şeyi kişinin önüne getirmeye başlar. Çocukluğunda adlandıramadığı ama kalbinde derin yaralar açmış tüm dosyalar, tüm en ince detayına kadar açığa çıkar. Bastırılan anılar, sanki dün yaşanmış gibi taze ve keskin bir şekilde bilincin yüzeyine vurur. Bilinçaltı artık kişiye, “Çocukken senin önüne getiremediğim, seni korumak için sakladığım tüm o detayları artık yetişkin oldun, güçlendin ve tüm bunları çözmen gerekir” diyerek fısıldar. Pandoranın kutusu açılmıştır ve içeride biriken tüm o dilsiz çığlıklar bir anda etrafa saçılır.
İstismar ve ihmalin çok ciddi, kendine has bir duygu durum rengi, ruhu boğan ağır bir atmosferi vardır. İhmal, insanın içindeki o büyük, kapkara ve dipsiz deliktir; uçsuz bucaksız bir duygusal boşluk yaratır. O boşlukta nereden nereye düşerseniz düşün, eninde sonunda çarpacağınız yer hep aynıdır: Kendi değersizliğiniz ve yetersizliğiniz. İhmal edilmiş bir ruh, grilerde can çekişir; var olmakla yok olmak arasındaki o belirsiz çizgide nefes almakta da, o nefesi vermekte de zorlanır. Görülmemenin, duyulmamanın yarattığı o varoluşsal soğukluk içini üşütür.
İstismara maruz kalmış danışanlarımda gördüğüm manzara ise çok daha ağırdır: Orada düştüğünüz, sınırları belli bir boşluk bile yoktur. Düştüğünüz yerde, o zifiri karanlıkta sürekli bir can çekişme hâli hâkimdir. Kendinden tiksinme, bu dünyada fazla olduğunu, kirli olduğunu ve yer kaplamaması gerektiğini düşünecek kadar kıymetsizliğin en karanlık dibine vurma hâlidir yaşanan. Bu, suçlunun utancını mağdurun üstlendiği haksız bir psikolojik esarettir.
Yıllarca bir şekilde taşınan bu dinamikler, özellikle evlendikten sonra, yaşamın en mahrem ve yakın alanında yolunda gitmeyen işlerle birlikte daha da kronikleşir. Bastırılan tüm o flaş görüntüler, bedensel kasılmalar, ani irkilmeler ve ağır duygular, eş ile temas anında adeta birer hayalet gibi sahneye çıkarak efekte olmaya, ilişkiyi sarsmaya başlar. Güvenli olması gereken o yakınlık, zihne eski tehlike sinyallerini gönderir. İşte o an, kaçış yollarının tükendiği ve "terapi alma zamanı"nın geldiğinin en net, en kaçınılmaz habercisidir.
Bu ağır yükle terapiye adım atan kadın danışanlarda, sürecin ilk dönemlerinde kurulacak terapötik ittifak hayati bir önem taşır. Yüzyıllardır kimseye güvenmemiş, en yakınları tarafından ihanete uğramış bir ruha, “burası güvenli” diyebilmek zaman alır. Eğer o güvenli bağ, o sarsılmaz ittifak olumlu bir şekilde kurulmuşsa, bu çetin yolculuk için iyi bir start alınmış demektir. Sonrasında kişi kendini hazır hissettikçe, o şefkatli kabul alanında yavaş yavaş içindekileri dökmeye, paylaşmaya niyetlenir.
Ancak mahremini açmak zordur; hele ki o mahrem, insanın en büyük zaafı, kırılganlığı ve kanayan yarası ise… Odanın ortasında duran o hikâyeyi anlatırken, danışanın bir tarafı mantıklı ve olgun bir yetişkin iken, diğer tarafı o anı bizzat yaşayan en masum, en çaresiz çocuk hâlidir. Utanır insan anlatırken; çocukken korunamamış, korunmamış olmanın getirdiği o haksız ve çarpıtılmış suçlulukla, hâlen o odada bile yargılanmaktan, suçlanmaktan korkar.
Terapi sürecinin en mucizevi, en sarsıcı ve en sancılı evresi, danışanın o ağır yükün aslında hiçbir zaman taşımakla yükümlü olmadığı bir yük olduğunu idrak etmeye başladığı andır. Kadın danışan, bu süreçte kendisinin hiçbir suçunun ve günahının olmadığına, o küçük kızın masumiyetine kalben ikna olmaya başlarken, madalyonun diğer yüzüyle, yani haklı bir öfkeyle karşılaşır: Kendisine bunları yapanların, bu suça sessiz kalanların, etraflarında hiçbir şey olmamış gibi son derece normal, saygın bir şekilde yaşamalarını şimdiye kadar nasıl tolere ettiğine dair büyük bir öfke dalgası uyanır. Artık bu riyakârlığa, bu sahte düzene tahammülü kalmaz ve süreçte kendi ruhsal sınırlarını korumak adına hayatında radikal önlemler almaya, o insanlarla arasına aşılmaz mesafeler koymaya başlar.
“Ben kusurlu değilim, ben değersiz değilim, suçlu ben değildim” cümlesi sadece bir düşünce olmaktan çıkıp kalbe ve zihne yerleştikçe, kadın yıllardır düşman bellediği, utandığı kendi bedeniyle yeniden tanışır; onu şefkatle sarmalar. Ruhun üzerine çöken o sisli, kronik utanç duygusu azalır ve yerini özgürlüğe bırakır. İnsan kendisiyle iyi geçinmeye, kendi biricik kıymetini bilmeye başladıkça, çevresiyle olan iletişimine de sağlıklı, esnemeyen, aşılmaz sınırlar çizmeye başlar. Kendini feda etme döngüsü burada kırılır.
Bu yol uzun, bu yol çetindir; dik yokuşları, karanlık virajları vardır. Ancak yolun sonunda, o odadan içeri giren hırpalanmış, parçalanmış ruh, eski kör ve sağır uykusundan tamamen uyanır. Artık gözleriniz gerçekleri tüm çıplaklığıyla görmeye, kulaklarınız etrafın gürültüsünü değil, kendi iç sesinizi duymaya başlar; kalbiniz ise tüm bu iyileşme adımlarını atarken, hayata, neşeye ve güvene geri dönen her bir işlevinizde size şefkatle, gururla ve zaferle eşlik eder. Geçmiş değişmez, ama artık bugünü yöneten bir pranga olmaktan çıkar; küllerinden yeniden doğan güçlü bir kadının hikâyesine dönüşür.
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.