Anksiyete, aslında insanın tehlikeye hazırlanmasını sağlayan doğal bir duygudur. Bir sınav, önemli bir görüşme, sağlıkla ilgili belirsizlik veya yaşamda büyük bir değişiklik karşısında kaygı hissetmek tek başına bir psikolojik bozukluk anlamına gelmez. Sorun, kaygının yoğunluğunun ve süresinin kişinin günlük yaşamını belirgin biçimde etkilemeye başlamasıyla ortaya çıkar.
Danışanlarımın anksiyete nedeniyle başvurduğu durumlarda yalnızca “Çok düşünüyorum.” ifadesiyle karşılaşmayız. Kaygı bedende de kendisini gösterebilir. Kalp çarpıntısı, nefes alıp vermede değişiklik, kas gerginliği, mide-bağırsak yakınmaları, terleme, titreme, huzursuzluk ve uyku problemleri sık görülebilir. Zihinsel tarafta ise sürekli kötü bir ihtimali düşünmek, kontrol etme ihtiyacı, belirsizliğe tahammül edememek ve en kötü senaryoyu hazırlamak öne çıkabilir.
Anksiyetenin önemli özelliklerinden biri, kişinin yaşadığı belirtileri nasıl yorumladığıdır. Örneğin kalbin hızlı atması “Bedenim kaygılanıyor.” şeklinde yorumlanabileceği gibi “Kalbimde ciddi bir sorun var.” şeklinde de yorumlanabilir. İkinci yorum, kaygıyı artırarak bedensel belirtilerin daha yoğun hissedilmesine yol açabilir. Böylece beden duyumu, tehdit yorumu ve kaygı arasında bir döngü oluşabilir.
Terapi sürecinde öncelikle kaygının hangi durumlarda ortaya çıktığını ve kişinin kaygıyla baş etmek için neler yaptığını anlamaya çalışırım. Kaçınma, sürekli güvence isteme, internette araştırma yapma veya kontrol etme gibi davranışlar kısa vadede rahatlatıcı olsa da kaygının uzun vadede devam etmesine katkıda bulunabilir.
Her kaygı belirtisinin nedeni psikolojik olmayabilir. Özellikle yeni başlayan, şiddetli veya alışılmadık fiziksel belirtilerin tıbbi açıdan değerlendirilmesi önemlidir. Psikoterapi ise kişinin düşüncelerini, bedensel duyumlarını ve davranışlarını daha sağlıklı biçimde ele almasına yardımcı olabilir.
Ben terapi sürecinde danışana “Hiç kaygılanmamalısın.” demeyi hedeflemiyorum. Asıl hedef, kaygı ortaya çıktığında kişinin bununla nasıl başa çıktığını değiştirebilmesidir. Kaygının tamamen yok olması yerine, kişinin yaşamını kaygının yönetmemesi daha gerçekçi bir hedeftir.
Kaygının yaşamın bütün alanlarını ele geçirmesi gerekmiyor. Kişi belirtileri fark ettikçe hangi durumlarda ortaya çıktığını, ne düşündüğünü ve ardından ne yaptığını kaydetmek bile örüntüyü anlamasına yardımcı olabilir. Bu gözlem, terapi sürecinde hangi davranışların kaygıyı sürdürdüğünü belirlemek açısından da oldukça değerlidir. Böylece kişi kaygıyı bastırmak yerine onu tanıyıp yönetmeyi öğrenebilir.


