Anlam ve Duygusal Doyum Üzerine Varoluşsal Kaygılar: İnsan Neden Yaşadığı Hayatın İçinde Kendini Eksik Hisseder?
İnsan hayatının belirli dönemlerinde dışarıdan bakıldığında her şey yolunda olabilir. Bir işi, ilişkisi, ailesi, sosyal çevresi, maddi olanakları veya ulaşmak için yıllarca çabaladığı hedefleri vardır. Buna rağmen iç dünyasında açıklamakta zorlandığı bir eksiklik hissedebilir. “Her şeyim var ama neden mutlu değilim?”, “Hayatımın anlamı ne?”, “Bunca şeyi neden yapıyorum?”, “Gerçekten istediğim hayatı mı yaşıyorum?” gibi sorular ortaya çıkabilir. Bu sorular her zaman bir psikolojik bozukluğun göstergesi değildir. Bazen insanın yaşamını, seçimlerini ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi yeniden değerlendirmeye başladığı varoluşsal bir sorgulama dönemine işaret eder.
Varoluşçu psikoloji açısından insan yalnızca ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir canlı değildir. İnsan aynı zamanda yaşadığı hayata bir anlam vermeye, seçimlerinin sorumluluğunu almaya, özgürlüğünü kullanmaya ve kendi varoluşuyla ilişki kurmaya çalışan bir varlıktır. Bu nedenle psikolojik iyi oluş yalnızca “kendimi iyi hissediyorum” düzeyinde değerlendirilemez. Bir insanın hayatında haz, başarı ve konfor bulunabilir; fakat bunların yanında anlam, aidiyet, değerler, özgünlük ve duygusal bağ bulunmadığında kişi yine de derin bir tatminsizlik yaşayabilir.
Duygusal doyum nedir?
Duygusal doyum, yalnızca mutlu olmak ya da olumlu duygular yaşamak değildir. İnsan yaşamında üzüntü, öfke, korku, kaygı ve hayal kırıklığı gibi duyguların da bulunması doğaldır. Psikolojik açıdan daha önemli olan, kişinin yaşadığı duygularla temas edebilmesi, ihtiyaçlarını fark edebilmesi ve hayatının temel alanlarında kendisiyle tutarlı bir yaşam sürdürebilmesidir.
Bu nedenle duygusal doyumu “sürekli iyi hissetmek” olarak tanımlamak yanıltıcı olabilir. Bazen anlamlı bir yaşam yoğun sorumluluk, yas, belirsizlik veya zorluk içerebilir. Buna rağmen kişi “Yaşadığım şeyin benim için bir anlamı var.” diyebilir. Buna karşılık dışarıdan son derece rahat görünen bir yaşam, kişinin kendi değerleriyle bağlantısı koptuğunda içsel bir boşluk yaratabilir.
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Haz veren bir hayat ile anlam veren bir hayat her zaman aynı şey değildir.
Haz daha çok “Bu deneyim bana şu anda ne hissettiriyor?” sorusuyla ilişkilidir. Anlam ise “Bütün bunları neden yapıyorum ve hayatımda neyin uğruna yaşıyorum?” sorusunu gündeme getirir.
İnsan neden her şeye sahipken eksik hisseder?
İnsan zihni elde edilen şeylere zamanla alışabilir. Uzun süre arzulanan bir iş, ev, ilişki, maddi olanak veya sosyal statü elde edildiğinde başlangıçta yoğun bir memnuniyet yaşanabilir. Ancak zaman içerisinde bu durum kişinin yeni normali hâline gelir. Psikolojide hedonik adaptasyon olarak ele alınan bu süreç, dışsal kazanımların uzun vadeli mutluluk üzerindeki etkisinin zamanla azalmasına katkıda bulunabilir.
Böylece kişi sürekli yeni bir hedef belirleyebilir.
“Bu işi elde edersem rahatlayacağım.”
“Bu ilişki olursa tamamlanacağım.”
“Biraz daha para kazanırsam güvende hissedeceğim.”
“Bu sınavı geçersem hayatım düzene girecek.”
“Şu evi alırsam artık hiçbir eksiğim kalmayacak.”
Fakat hedef gerçekleştiğinde beklenen içsel tamamlanma kalıcı olmayabilir. Çünkü sorun her zaman sahip olunan şeylerin yetersizliğinde değildir. Bazen kişi dışarıdaki hayatını büyütürken iç dünyasıyla olan bağlantısını ihmal etmiştir.
Bu durumda yeni bir hedef, eski boşluğun üzerine yerleştirilen yeni bir katman hâline gelir.
Varoluşsal kaygı nedir?
Varoluşsal kaygı, insanın varoluşunun temel meseleleriyle karşılaşmasından doğan kaygıdır. Ölüm, özgürlük, seçim, sorumluluk, yalnızlık, belirsizlik ve anlam arayışı bu alanın temel başlıklarıdır.
Varoluşçu psikoterapi geleneğinde özellikle Irvin Yalom, insanın karşı karşıya kaldığı temel varoluşsal meseleleri ölüm, özgürlük ve sorumluluk, varoluşsal izolasyon ve anlamsızlık üzerinden ele alır.
Bu kaygı çoğu zaman “Bir şey olacak mı?” şeklindeki gündelik kaygıdan farklıdır.
Daha derindeki soru şudur:
“Ben nasıl bir hayat yaşıyorum ve bu hayat gerçekten bana mı ait?”
İnsan bu soruyla karşılaştığında alışılmış yaşam düzeni sarsılabilir. Kariyer, ilişki, aile, başarı ve gelecek gibi alanlar yeniden değerlendirilmeye başlanabilir.
Ölüm farkındalığı neden anlam arayışını artırır?
İnsan ölümlü olduğunu bilen bir varlıktır. Çoğu zaman gündelik hayatın yoğunluğu içinde bu bilgi arka planda tutulur. Fakat bir yakının kaybı, hastalık, yaş alma, önemli bir yaşam dönüm noktası veya beklenmedik bir kriz ölüm gerçeğini daha görünür hâle getirebilir.
Bu farkındalık bazen korkutucudur; fakat aynı zamanda insanı yaşamını yeniden değerlendirmeye de yöneltebilir.
“Eğer hayatım sınırlıysa zamanımı neye harcamak istiyorum?”
“Gerçekten istediğim hayatı mı yaşıyorum?”
“Bunca yıl neyin peşinden gittim?”
“Benim için gerçekten önemli olan ne?”
Bu soruların ortaya çıkması her zaman patolojik değildir. Hatta bazı dönemlerde kişinin daha otantik bir yaşam kurabilmesinin başlangıcı olabilir.
Varoluşsal yaklaşım açısından sorun yalnızca ölümden korkmak değildir. Daha derin mesele, ölümlü olduğumuzu bilirken nasıl yaşayacağımızdır.
Özgürlük bazen neden kaygı yaratır?
Özgürlük ilk bakışta yalnızca olumlu bir kavram gibi düşünülebilir. Ancak özgür olmak aynı zamanda seçim yapmanın ve seçimin sorumluluğunu taşımanın getirdiği belirsizlikle karşılaşmak anlamına gelir.
İnsan bazen karar vermek yerine başkalarının beklentilerine göre yaşamayı tercih edebilir. Ailesinin istediği mesleği seçebilir, toplumun başarı ölçütlerini benimseyebilir, ilişkide kendisinden beklenen role uyabilir veya “Herkes böyle yaşıyor.” diyerek kendi arzularını geri plana atabilir.
Bu yaşam biçimi başlangıçta güvenli hissettirebilir. Çünkü kişi kendi kararlarının sorumluluğunu daha az taşır.
Ancak zaman içerisinde başka bir soru ortaya çıkabilir:
“Ben gerçekten bunu mu istiyorum?”
Varoluşsal kaygının önemli kaynaklarından biri de kişinin kendi hayatındaki seçimlerle arasındaki mesafenin farkına varmasıdır.
Anlam eksikliği ile duygusal boşluk arasındaki ilişki
İçsel boşluk her zaman yalnızlık anlamına gelmez. İnsan sosyal olarak oldukça aktif olabilir, birçok insanla görüşebilir, yoğun çalışabilir ve sürekli bir şeylerle meşgul olabilir. Buna rağmen kendi yaşamıyla duygusal bir bağ kuramadığında içsel boşluk yaşayabilir.
Bazen bu boşluk bastırılmış duyguların sonucudur.
Bazen kişi uzun süre yalnızca görevlerini yerine getirmiştir.
Bazen başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymuştur.
Bazen başarıyı kendilik değerinin temel ölçütü hâline getirmiştir.
Bazen de ne istediğini hiç sormadan “doğru” olduğu söylenen hayatı yaşamıştır.
Bu nedenle içsel boşluk yalnızca “Hayatımda bir şey eksik.” demek değildir.
Bazen kişi aslında kendi yaşamının öznesi olmaktan uzaklaşmıştır.
“İyi bir hayat” ile “bana ait bir hayat” arasındaki fark
Toplumun başarı tanımı ile bireyin anlam tanımı birbirinden farklı olabilir.
İyi bir kariyer, yüksek gelir, evlilik, çocuk sahibi olmak, sosyal statü veya akademik başarı kişinin hayatında gerçekten değerli olabilir. Ancak bunların değerli olması, herkes için aynı anlamı taşıdıkları anlamına gelmez.
Varoluşsal açıdan önemli olan, kişinin yaşamının dışarıdan nasıl göründüğünden çok kendi değerleriyle ne kadar uyumlu olduğudur.
Bir insan toplumun gözünde başarılı olabilir ama kendi hayatına yabancılaşmış hissedebilir.
Bir başka insan daha sade bir yaşam sürebilir fakat yaptığı iş, kurduğu ilişkiler ve sahip olduğu değerlerle güçlü bir anlam duygusu yaşayabilir.
Bu nedenle psikoterapide bazen “Neden mutlu değilsin?” sorusundan daha önemli bir soru vardır:
“Nasıl bir hayat yaşamak senin için anlamlı olurdu?”
Anlam bulmak ile anlam yaratmak arasındaki fark
İnsanlar zaman zaman hayatın anlamının dışarıda bir yerde bulunmayı bekleyen hazır bir cevap olduğunu düşünebilir.
Oysa varoluşçu yaklaşımda anlam çoğu zaman kişinin yaşamıyla kurduğu ilişkinin içerisinde ortaya çıkar.
Anlam; sevilen bir insanla kurulan bağda, üretmekte, bakım vermekte, öğrenmekte, yaratıcılıkta, sorumluluk almakta, değerler doğrultusunda yaşamakta veya zorlu bir deneyime verilen kişisel yanıtta bulunabilir.
Viktor Frankl'ın yaklaşımında da insanın anlam arayışı temel bir motivasyon olarak ele alınır. Frankl'a göre insan her koşulu kontrol edemese bile yaşadığı koşullara karşı geliştirdiği tutum üzerinde belirli bir özgürlüğe sahip olabilir.
Bu bakımdan anlam, her zaman hayatın kolay olmasıyla ortaya çıkmaz.
Bazen insan anlamı zor bir yaşam deneyiminin içinden geçerken oluşturur.
Duygusal doyum neden yalnızca ilişkiyle sağlanamaz?
İnsan için bağ kurmak temel psikolojik ihtiyaçlardan biridir. Ancak duygusal doyumun tamamını bir ilişkiye yüklemek kişiyi kırılgan hâle getirebilir.
“Beni severse değerliyim.”
“Beni bırakmazsa güvendeyim.”
“Beni seçerse yeterliyim.”
“Benimle ilgilenirse hayatım anlamlı.”
Bu düşünceler, kişinin kendi değer duygusunu başka bir insanın davranışlarına bağımlı hâle getirebilir.
Sağlıklı bağlanma, diğer insanlara ihtiyaç duymamak anlamına gelmez. Aksine insanın ilişkilerden beslenirken aynı zamanda kendi içsel dünyasıyla da bağlantıda kalabilmesidir.
Bu nedenle duygusal doyum hem bağ kurmayı hem de kişinin kendi yaşamıyla kurduğu bağı içerir.
Varoluşsal yalnızlık: İnsan neden anlaşılmadığını hisseder?
İnsan sosyal bir varlık olmasına rağmen bazı deneyimlerin tamamen paylaşılması mümkün değildir. Kişinin kendi iç dünyası, seçimleri, korkuları ve ölümle ilişkisi nihayetinde kendisine aittir.
Bu durum varoluşsal yalnızlık kavramını gündeme getirir.
Varoluşsal yalnızlık “Çevremde kimse yok.” demek değildir.
Bazen kişi çok sevildiği hâlde kendisini derinden anlaşılmamış hissedebilir.
Çünkü başka bir insanın bizi anlaması ile bizim varoluşsal deneyimimizi tamamen ortadan kaldırması aynı şey değildir.
Bu noktada psikolojik olgunluk, yalnızlığı tamamen yok etmeye çalışmak yerine onunla yaşayabilme kapasitesini de içerir.
Anlamsızlık hissi neden bazen depresyona benzeyebilir?
Anlamsızlık, isteksizlik, boşluk ve motivasyon kaybı bazı ruhsal sorunlarda da görülebilir. Ancak her anlamsızlık hissi depresyon anlamına gelmez.
Burada kişinin genel işlevselliği, duygu durumu, uyku ve iştah değişimleri, enerji düzeyi, umutsuzluğu ve yaşamdan aldığı haz gibi birçok faktör birlikte değerlendirilmelidir.
Özellikle uzun süren çökkünlük, yoğun umutsuzluk, günlük işlevlerde belirgin bozulma veya kişinin yaşamına son verme düşünceleri varsa bunun yalnızca “varoluşsal sorgulama” olarak değerlendirilmemesi ve profesyonel destek alınması önemlidir.
Varoluşsal sorgulama ile klinik bir ruhsal bozukluk birbirini dışlamaz. Bazen kişi bir ruhsal sıkıntının içinde yaşamının anlamını da sorgulamaya başlayabilir.
Anlam duygusunu yeniden kurmak
Anlam arayışında ilk adım çoğu zaman hemen yeni bir hedef belirlemek değildir. Öncelikle kişinin kendi yaşamını dikkatle dinlemesi gerekir.
“Şu anda hayatımda ne yapıyorum?”
“Bunlardan hangilerini gerçekten istiyorum?”
“Hangilerini yalnızca beklentileri karşılamak için yapıyorum?”
“Benim için vazgeçilmez değerler neler?”
“Hayatımda kendimi en canlı hissettiğim anlar hangileriydi?”
“Beni yoran şey gerçekten yaptığım iş mi, yoksa o işi hangi nedenle yaptığım mı?”
“Başarılı olduğum hâlde neden tatmin olmuyorum?”
“Kaybetmekten en çok korktuğum şey ne ve bu korku seçimlerimi nasıl etkiliyor?”
Bu soruların amacı hemen cevap bulmak değildir. Asıl amaç kişinin kendi yaşamına yeniden temas etmesidir.
Çünkü bazen psikolojik iyileşme, hayatı değiştirmekten önce hayatın nasıl yaşandığını fark etmekle başlar.
Duygusal doyumun temelinde değerlerle uyum vardır
Kabul ve Kararlılık Terapisi'nde önemli kavramlardan biri değerler doğrultusunda yaşamaktır. Değer, ulaşılacak tek seferlik bir hedef değil; kişinin hayatını yönlendiren bir yaşam yönüdür.
Örneğin “iyi bir ebeveyn olmak” bir değer yönelimi olabilir. “Çocuğumun üniversiteyi kazanması” ise bir hedeftir.
“Üretken olmak” bir değer olabilir. “Terfi almak” ise bir hedef olabilir.
Hedef gerçekleştiğinde bitebilir. Değer ise yaşam boyunca farklı biçimlerde sürdürülebilir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü kişi yalnızca hedeflere göre yaşadığında, her hedefin sonunda yeniden boşluk yaşayabilir.
Değerler doğrultusunda yaşadığında ise yaşam yalnızca “bir sonraki hedefe ulaşma” sürecinden çıkar ve kişinin günlük deneyimleri anlam kazanmaya başlar.
Varoluşsal kaygı her zaman çözülmesi gereken bir problem değildir
Psikolojik açıdan önemli bir nokta da şudur: Varoluşsal kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir ve belki de gerekli değildir.
Ölümün kesinliği, geleceğin belirsizliği, seçimlerin sorumluluğu ve insanın zaman zaman yalnız kalması hayatın değişmez gerçeklikleridir.
Ama insanın bu gerçekliklerle kurduğu ilişki değişebilir.
“Öleceğim, o hâlde hiçbir şeyin anlamı yok.”
düşüncesi ile
“Hayatım sınırlı, o hâlde zamanımı neye vereceğimi daha bilinçli seçebilirim.”
düşüncesi aynı gerçeklikten farklı sonuçlar çıkarır.
Varoluşçu psikolojinin önemli katkılarından biri de burada ortaya çıkar: İnsan hayatın tüm belirsizliklerini ortadan kaldırmadan da anlamlı yaşayabilir.
Bazen sorun hayatın boş olması değil, hayatımızda kendimize yer bırakmamamızdır
İçsel boşluk yaşayan kişi çoğu zaman hayatına daha fazla şey eklemeye çalışır. Daha fazla çalışma, daha fazla alışveriş, daha fazla sosyal aktivite, yeni bir ilişki, yeni bir hedef veya yeni bir başarı...
Oysa bazen ihtiyaç duyulan şey daha fazlasını eklemek değil, fazlalıkları fark etmektir.
Kimin beklentisini taşıyorum?
Neyi gerçekten istiyorum?
Neyi yalnızca reddedilmemek için yapıyorum?
Hangi ilişkide kendimden uzaklaşıyorum?
Hangi başarı bana ait olmayan bir ölçüte göre değerlendiriliyor?
Neyi kaybetmemek için kendimi kaybediyorum?
Bu sorular kişinin yaşamında anlamın nerede kaybolduğunu gösterebilir.
Belki de insanın zaman zaman kendisine sorması gereken en önemli soru “Hayatımda ne eksik?” değildir.
“Hayatımın içinde ben ne kadar varım?”
Çünkü duygusal doyum yalnızca daha çok şeye sahip olmakla değil; kişinin yaşadığı hayatla, değerleriyle, ilişkileriyle, seçimleriyle ve kendi iç dünyasıyla yeniden bağ kurabilmesiyle ortaya çıkar. Varoluşsal kaygı da bu açıdan yalnızca bir korku değildir. Bazen insanın yıllardır otomatik olarak sürdürdüğü hayatın ortasında duran ve “Gerçekten böyle mi yaşamak istiyorsun?” diye soran içsel bir çağrıdır. Bu çağrı her zaman rahatlatıcı değildir; fakat kişinin kendisine, değerlerine ve anlam duygusuna yeniden yaklaşmasının başlangıcı olabilir.
Kaynakça
Baumeister, R. F., & Vohs, K. D. (2002). The pursuit of meaningfulness in life. Handbook of Positive Psychology.
Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Routledge.
Deci, E. L., & Ryan, R. M. (2000). The “what” and “why” of goal pursuits: Human needs and the self-determination of behavior. Psychological Inquiry, 11(4), 227–268.
Frankl, V. E. (2006). Man's Search for Meaning. Beacon Press.
Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2012). Acceptance and Commitment Therapy: The Process and Practice of Mindful Change. Guilford Press.
Maslow, A. H. (1943). A theory of human motivation. Psychological Review, 50(4), 370–396.
Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change. Guilford Press.
Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2017). Self-Determination Theory: Basic Psychological Needs in Motivation, Development, and Wellness. Guilford Press.
Yalom, I. D. (1980). Existential Psychotherapy. Basic Books.
Yalom, I. D. (2008). Staring at the Sun: Overcoming the Terror of Death. Jossey-Bass.


