Alışkanlığın direnci ile özgürlüğün yükü arasında insan varoluşu.
Değişim çoğu zaman zorlayıcıdır; çünkü insan beyni alıştığı düzeni korumaya eğilimlidir. Yeni bir adım atmak, belirsizlikle yüzleşmek ve konfor alanının dışına çıkmak anlamına gelir. Bu süreçte geçmiş deneyimler, korkular ve “ya başarısız olursam?” düşüncesi devreye girerek bizi durdurabilir. Oysa değişim, rahatsız edici olsa da gelişimin temelidir. Küçük adımlarla ilerlemek, süreci kabullenmek ve kendine karşı sabırlı olmak, değişimi daha mümkün ve sürdürülebilir hâle getirir.
İnsan, Heidegger’in deyişiyle dünyaya “fırlatılmış” bir varlıktır; kendini hep çoktan kurulmuş bir yaşamın, alışkanlıkların ve rollerin içinde bulur. Bu yerleşik düzen bir hapishane değil, aynı zamanda bir barınaktır. Tanıdık olan acı verse bile öngörülebilirdir ve öngörülebilirlik, kaygıyı bir ölçüde dindirir. Kierkegaard’ın işaret ettiği gibi, çoğu insan kendi olmamanın sessiz umutsuzluğunu, kendi olma riskine yeğler; çünkü bilinen mutsuzluk, bilinmeyen olasılıktan daha az ürkütücüdür. Değişime direnen, kişinin tembelliği değil, varoluşunu ayakta tutan bu güvenlik ihtiyacıdır.
Sartre, insanın “özgür olmaya mahkûm” olduğunu söyler. Değişimin gerçek zorluğu burada belirir: Değişebileceğimizi kabul etmek, şu ana kadarki yaşamımızın da bir seçim olduğunu kabul etmektir. Eğer şimdi başka türlü olabiliyorsam, demek ki dün de başka türlü olabilirdim. Bu fark ediş, geçmişe dair sorumluluğu kişinin omuzlarına yükler ve çoğu zaman dayanılması güç bir suçluluk doğurur. Değişmemek, bu yüzden, sıklıkla bir savunmadır: Kişi kendini “elinden bir şey gelmeyen” biri olarak konumlandırdığında, özgürlüğünün ağırlığını da, geçmişinin hesabını da bir süreliğine askıya alır.
Her köklü değişim, küçük bir ölüm içerir. Yeni biri olabilmek için eski olanın bir parçasından vazgeçmek gerekir; bu da bir yas sürecini zorunlu kılar. Kişi yalnızca semptomundan değil, o semptomun ördüğü ilişkilerden, ondan beklenen tepkilerden, kendine dair tanıdık tanımdan da ayrılır. Bu nedenle terapide direnç, çoğu zaman iyileşmeye karşı değil, kayba karşı bir dirençtir.
Varoluşçu terapinin buradaki katkısı, değişimi bir teknik sorunu olmaktan çıkarıp bir cesaret sorununa dönüştürmesidir. Değişim zordur, çünkü gerçek olan her şey zordur; ve tam da bu zorluk, değişimin sahici olduğunun işaretidir. Terapistin görevi, bu güçlüğü ortadan kaldırmak değil, kişinin onu taşıyabileceği bir alan açmaktır.
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.