“İvan İlyiç’in Ölümü”
Tolstoy, 1886
Lev Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı eseri, bireyin ölüme doğru giden sürecini konu edinmiştir. Bu kısa roman, yalnızca bireyin ölümünü değil, bu süreçte İvan’ın çevresiyle olan ilişkisini de derinlemesine işleyen bir eserdir. İvan’ın hastalığı ve ölümü, yalnızca edebî bir eser olarak değil, aynı zamanda psikolojik bir çözülme ve sahte yaşantının, toplumsal ilişkilerde takılan personaların yıkılışını da ele alan psikoedebî bir eserdir. İvan, hem saygın hem de toplumun normlarına itinayla uyan düzgün bir kişilik örüntüsü sergilese de sosyal ilişkileri ve iç dünyası incelendiğinde, bu yüzeysel bakış açısı daha anlamlı perspektiflerden ele alınmaktadır. Kitabın girizgâhında İvan İlyiç’in ölüm haberinin yayılması ve yakın çevresinin ölümüne verdiği tepki işlenmiştir. Verilen bu tepkinin duygudan yoksun olduğu ve beklenen ölümünün ardından derince bir rahatlamayla karşılandığı görülmektedir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, İvan’ın çocukluk yaşantısından başlayarak nasıl bir yaşam sürdüğü ele alınmıştır. Ailenin ortanca çocuğu olan İvan, kitapta yetenekli, neşeli ve iyi yürekli bir çocuk olarak tasvir edilir. Hukuk okulunda göstermiş olduğu üstün başarının ardından mesleğine göstermiş olduğu özen, kariyerinde onu üst mevkilere taşımıştır. Evliliğe karşı net bir tutum geliştirmemesine karşın “neden olmasın” düşüncesi, onu gençlik yıllarında tanıştığı ve kendisine âşık olan Praskovya Fyodorovna ile evlilik yapmaya itmiştir. İlişkisinin ilk zamanlarında evliliğe olan bakış açısı ne kadar derin, hoş ve destekleyici bir noktada olsa da Fyodorovna’nın gebeliğinden sonra ilişki dinamikleri değişmeye başlamıştır. İvan, kendince bu durumla baş etme stratejileri geliştirse de ömrü boyunca sağlıklı bir ilişki içerisinde olduğunu söylemek tümüyle yanıltıcı olur. Bu sırada sorgu yargıcı olarak kariyerinde aza tamah etmeyen, her zaman daha fazlasını isteyen ve elde eden, kariyerindeki başarıyı mutluluk aracı hâline getiren bir yaşantısı olmuştur. Yaşamdan doyum almasını sağlayan aile yaşantısının dışında kurmuş olduğu ikinci bir dünya yaratmıştır İvan. Aile yaşamında işler o kadar beklediğinin aksine ilerlemeye başlamıştır ki karısının tek saygı duyduğu işine göstermiş olduğu tutumu hep bir kaçış, güvenli alan olarak belirlemiş ve her rüzgârda fırtına öncesi sığınacak bir limanmışçasına işine bağlanmıştır. Arkadaşlarıyla düzenli olarak oynadığı vint, kendisinin ömrü boyunca kaçınmacı ve savunmacı bir yaşam sürdüğünün göstergelerinden biriydi. Ailesi büyümeye başladıkça maddi sıkıntılar gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Ataması beklediği gibi gerçekleşmeyince bakan dostundan yardım ister ve şartları uygun güzel bir işe ataması yapılır. Bu süreçte ailesi, eşinin kardeşinin yanında kalmaktadır. İvan, yeni evin düzenini tamamen kendi sosyetik zevklerine göre kurmaya başlamıştır. Yeni evinin her eşyasında saygın bir çevreye uyum göstermeye çalışmış, her şeyi ince eleyip sık dokumuş, elinden geldiğinin fazlasını yapmıştır. Burada evin düzeninde, kendi iç yaşamında kurmaya çalıştığı ideal yaşamı yansıttığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Yerleşme sürecinde ufak bir ev kazası geçirmiş, perde takmak isterken merdivenden düşeyazıp böğrünü çarpmıştır. Bu kaza sonrasında zamanla bir şeylerin ters gittiğini istemese de kabullenen İvan, ağrılarını ilk başta büyüklenmeci bir tavır sergileyip önemsemediği için durumu oldukça kötü bir hâl almıştır. En iyi doktorlara giderken ailesinin ve arkadaşlarının kendisine karşı olan duygudan mahrum materyalist tutumu, İvan’ın hastalığının ilerlemesinde ne yazık ki oldukça etkili olmuştur. Hastalığı nedeniyle evdekilere de fazlasıyla agresif davranmaya başlayan İvan, doktorların kendisine karşı olan tutumunu, aynı kendisinin sanıklarına karşı olan tutumuna benzetir ve bu büyüklenmeci tavırdan oldukça rahatsızlık duyar. Hastalığının teşhisi kör bağırsaktır ve ilaçlarını ne kadar düzenli kullansa da hastalığı ilerlemeye devam eder. İyileşmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmesine rağmen hastalığı ve ağrıları gün geçtikçe büyümüştür. Öyle ki artık tedaviyi ilaçlarda değil, imgelerinde aramaya başlar. Kafasında kör bağırsağı yerine oturttuğunu hayal eder, lakin bu da ağrılarının artmasına engel olamamıştır. Gitgide ölüme yaklaştığını fark eden İvan, her geçen gün kendisini daha hüzünlü, çaresiz ve acınası hisseder. Çevresinden beklediği tepkiyi göremeyince agresyonu daha da şiddetlenir. İvan’ın tek isteği, onu sevmeleri, okşamaları ve onun için gözyaşı dökmeleriydi. Kendisine bile itiraf etmesi güç olsa da ona acımalarını istiyordu, lakin küçük, hasta bir çocuğa acımak gibi, başucunda gözyaşı döksünler, onu sarıp sarmalasınlar istiyordu. Bu süreçte, kendisinin kişisel bakımıyla ilgilenmesi için Gerasim adında genç, sağlıklı ve oldukça saygılı bir bakıcı tutulur. İvan’ın öfke duymadığı ve merhamet gördüğünü düşündüğü Gerasim ve oğlu dışında başka kimse yoktur. Romanda oğluyla olan ilişkisine çok değinilmese de onun da babasının hastalığından dolayı çevresine duyduğu öfke ve babasına çok üzüldüğü yorumu yapılabilir. İvan, gün geçtikçe hareket etmekte zorlanır bir hâle gelmiştir. Ona iyi gelen şey, çoğu gece Gerasim’in omuzlarına ayaklarını uzatıp ağrılarının dinmesi ve onunla yaptığı konuşmalardır. Kendisine bir tek onun acıdığını düşünür. Artık odasından çıkmıyor, tuvalet ihtiyacını bile odasında karşılıyordu. Salona gittiği bir gün, o özenle kurmuş olduğu düzene baktı, gözü kaza yaptığı yere takıldı. Aslında bu saygın görseli oluşturmaya çabalarken telafi etmeye çalıştığı, baskılamış olduğu kendi içsel çatışmalarıydı. Hastalığı süresince gitgide yoğunlaşan yaşama arzusu ve ölüm gerçeği üzerine çokça düşünmeye başlar. Kendi içinde kavgalara girer. Aslında ölümün herkesin gerçeği olduğunu bilmesine karşın kendisini ölüme hiç yakıştıramaz. Son zamanlarında ölümle ilgili artan düşünce ve korkularının ardından yaşadığı hayatı gözler önünden geçirir. Olması gerektiği gibi yaşayabilmiş miydi? Ne derece bir doyum almıştı? Yaşamla ilgili her düşüncesinin neden çocukluğuna bağlandığına anlam veremiyordu. Sonunda yaşamını kendi istediği gibi yaşayamadığını fark eder ve bu farkındalık, bedensel acılarının yanı sıra manevi olarak da kendisini daha perişan bir duruma sokar. Son saatlerinde yaşamış olduğu bu farkındalıkla hayatını her zaman çevresine göre yaşadığı için ailesinden özür dilemek ister. Fakat bedeni o kadar zayıftır ki ağzından “bağışla” yerine “bırak (geçeyim)” kelimesi çıkar. Ölüm, İvan İlyiç için ilk başlarda korku, anksiyete ve yok oluş duyguları olsa bile yaşamının sonunda aslında tek boyutlu bir anksiyeteden ziyade, yaşantısının anlamsızlığının farkına vardığı derin, psikolojik olarak varoluşsal içsel bir krize dönüşmüştür. Son nefesini verirken aydınlanmanın eşiğinde, ölümün aslında kendisi için de var olduğunu fark eder; hayatını nasıl yaşarsa yaşasın bitmiştir artık, önemli olan sadece budur. “Bitti! Ölüm bitti, o yok artık.” diye düşünür, son nefesini verir ve kurtarıcısının kollarına teslim olur.
İvan İlyiç’in yaşamı boyunca kurmuş olduğu ilişkiler, duygusal ve derin bağdan yoksun, yüzeysel ilişkilerdir. Hayatını nasıl olması gerektiğini düşündüğü idealize edilmiş bir biçimde yaşamış, sosyal ilişkilerini de bu bağlamda kurmuştur. Bu yüzeysellik, onun kendi iç dünyasında içsel çatışmalar yaşamasına ve narsistik bir kişilik örüntüsü sergilemesine neden olmuştur. Henüz çocukken aldığı eğitimler, onu ideal bir insan olmaya ve toplumun rağbet gören kesiminden olmaya dair sürdürmüş olduğu çabalarla kendini göstermiştir. Karar mekanizması, kendi iç dünyasına değil, her zaman dış dünyaya bağlı olan bir yapı geliştirmiştir. Bu denli toplumun kabulünü arayan bir karakter olması, onun kendi başlıca savunmasının bastırma olmasının ana temelidir. Narsistik bir örüntü sergilemesi, dış dünyaya karşı oluşturduğu imajının daima bünyesinde duygusal boşluklar yarattığı yorumunu yapmamızı sağlar. Bu boşlukları daima dış dünyada başarılı olarak tatmin etmeye çalışsa da içinde her zaman duygusal yönde eksiklik hissediyordur. Dış dünyada oluşturduğu bu tatmin mekanizması, ölüm gerçeğiyle burun buruna geldiğinde aslında işlevsiz olduğunun bilincine varmasını sağlar.
İvan İlyiç’in ölüm gerçeğiyle baş etme süreci, Kübler-Ross’un yasın beş aşaması ile açıklanabilir. Buna göre ilk aşama inkâr evresidir. İvan, hastalık ilk belirti göstermeye başladığında yok saymayı dener, kabul etmez ve bu, tedaviye geç başlamasına neden olur. Doktora gittiğinde hasta olabileceği gerçeğine imkân vermek istemez, hatta tahlillerinin karıştığını düşünür ve yoğun bir içsel çatışma sürecine girer. Ölüm gerçeğinin kendisi için de olduğunu kabullenmek istemez ve aksi kanıtlandığında ikinci aşama olan öfkeye geçer. Bu süreçte gerek Tanrı’ya gerek çevresine, hatta doktorunun kendisine olan tavrına bile öfke duyar. Hastalığın neden bir başkası yerine kendi başına geldiğini kabul edemez. Üçüncü aşama pazarlıktır. Bu aşamada İvan hastalığını kabul etmiş ve ilaçlarını kullanmaya sıkı sıkıya kararlıdır. Amacı daha fazla yaşamaktır aslında, ancak bu süreçte hâlâ yaşamın anlamını sorgulamaz ve derinlemesine içsel düşüncelerde bulunmaz. İlaçların ve diğer tedavilerin de işe yaramadığını fark ettiğinde, 4. aşama olan depresyona geçmiştir. Bu süreçte İvan çökkün bir duygudurumundadır. Ölüme yaklaştıkça beliren bu aşamada varlığını sorgulamaya ve yaşamını gözünün önünden geçirmeye başlar. Kendisini derin bir çıkmazda hisseder. Yaşamına dair pişmanlıkları zihnini ele geçirmiş durumdadır. Gitgide artan bir yalnızlık duygusuyla baş başa kalmıştır. Yaşamının hiçbir önemi olmadığını hissettiği gibi kendisini faydasız ve işlevsiz hisseder. Bu süreçte ailesinden daha da uzaklaşan İvan’ın ilişkisine en çok önem verdiği kişi Gerasim olmuştur. Gerasim, onun içsel çatışmalarında yaşamının anlamını sorgulamasına neden olurken belki de yaşamı boyunca hiç bu kadar derin bir ikili ilişki kurmadığının da farkına varmıştır. Artık ölüm onun için kaçınılmaz bir gerçeklik hâlindedir. Tüm bu umutsuzlukla baş etmek günden güne zorlaşır. Sonuncu aşamada İvan, belki de yaşamını doğru bir şekilde yaşamadığını kabul eder. Bundan yola çıkarak daha bilinçli, sakin ve öfkesiz olduğu bir sürece girmiştir. Gerasim ve oğlunun ona sunmuş olduğu bu koşulsuz kabul, İvan’ın hayatında hep eksikliğini hissettiği şeydir. Yaşadığı aydınlanma sonrası dinginleşen İvan, artık ölüme karşı direnç göstermez. Bu, son nefesini huzurla vermesini sağlamıştır.
İvan İlyiç’in sosyal çevresi, onun ne denli bastırılmış bir savunma mekanizmasına sahip olduğunu, derinlikten ve anlamlılıktan ne kadar uzak ve yüzeysel ilişkiler kurduğunu, aynı zamanda çözülme süresinde bu mekanizma ve ilişkilerin ne denli payı olduğunu gözlemlememizi sağlar. Karısıyla olan ilişkisine baktığımızda, hayatı boyunca ne kadar dışa bağımlı bir insan olarak yaşantı sürdüğünü anlarız. Bu ilişkisi o kadar duygudan uzaktır ki cenazesinde bile İvan’ın ölümüne üzülmek şöyle dursun, devletten alacağı ödeneği düşünüyordur. İvan zamanla onun bu duygusuzluğunda kendi duygusal yoksunluğunu fark eder. Çok yakın diye tasvir edilen arkadaşı Pyotr İvanoviç’in ölüm haberini aldığındaki düşünceleri, aslında arkadaşlıklarının tamamen bir sosyal statüye indirgendiğini ve anlamlı bir ilişkide bulunmadıklarını, bunun da İvan’ın son zamanlarında yaşadığı derin yalnızlıkla yakından ilişkili olduğu söylenebilir. Tüm bu ilişkilerinin ardında Gerasim ile kurmuş olduğu bağ, İvan’ın koşulsuz kabulle tanışınca yaşamla ilgili farkındalığa ulaştığı ve aydınlanma yaşadığı evredir. Gerasim, çok saygılı, samimi, içten ve kabullenici bir tutumla yaklaşmıştır İvan’a. Yaşamı boyunca kurduğu tüm ilişkilerden daha derin bir anlam taşıdığı, savunma mekanizmalarını bir köşeye bırakmasını sağlayan ve hatta olması gerekenin yoksunluğunu anlamlandırabilmesini sağladığı bir noktadadır bu ilişki.
Bu roman sadece İvan İlyiç’in ölümünü yüzeysel açıdan ele alan bir eser değildir. Psikolojik anlamda ölümün sessiz gerçekliği ile bir yüzleşmedir. Kişinin yaşam boyu savunma mekanizmalarını şekillendiren unsurları, bunların yaşamına ve kişiliğine nasıl yön verdiğini, öyle ki ölüm döşeğinde bile yaşamdan alınan doyumun ne denli etkili olduğunu işleyen bir eserdir. Romanda İvan, yaşamı boyunca hep dışsal onay arayan biri olarak yaşamını sürdürür. Bu da onun savunma mekanizmalarını etkiler. Benliğini bastırmasına, yaşamdan doyum almasına engel olmaya kadar gider bu örüntü. Yaşamının sonuna gelirken Kübler-Ross’un 5 aşamasından geçer. Varoluşsal açıdan yapmış olduğu sorgulamalar, ölüm döşeğinde son bulur. Gerçeklikle yüzleşmesinin bu denli geç olması ıstırabını yükseltirken, Tolstoy’un bu eserde vurgulamak istediği ölümün ne kadar korkutucu ve üzücü bir süreç olduğu değil, aksine yaşamın anlamını keşfettiğimiz bir aydınlanma ve farkındalık süreci olduğunu gösterir. Ölüm sürecinde varoluşsal gerçekliğin ne kadar sahici işlediğini ve kişinin yaşamını ne denli içten, olması gerektiği gibi bir yaşam sürdüğünü sorgulatır okuyucuya. Bu eser, bireyin içe dönüşünün geç kalınmışlığı ve onun ölüm süresini nasıl etkilediği üzerine bir sorgulama yaşatır okuyucusuna. Kişinin nasıl ilişkilerde bulunduğu, ne denli içten bir yaşantı sürdüğü, bireyin yaşamdan alınan doyumunu etkilediği görülür. Bu romanda ölümün kaçınılmaz bir son oluşu, herkes için sessiz bir gerçeklik olduğu ilmek ilmek işlenmiş ve okuyucuya derinden aktarıldığı görülmektedir. İçten ve samimi bir yaşantının önemini vurgulayan Tolstoy, yüzeysel gerçeklerle geçirilen zamanın ne kadar acı verici bir son olduğunu anlatmaktadır.
“Ya gerçekten de yaşamam gerektiği gibi yaşamadıysam, bilinçli seçtiğim yaşamım yanlışsa…”
Kaynakça
Tolstoy, L. N. (2024). İvan İlyiç’in Ölümü (M. Beyhan, Çev., 26. Basım). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Bekaroğlu, E. (2019). Ölüm ve hayatın anlamı üzerine psikolojik bir inceleme: İvan İlyiç’in ölümü. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 1(1), 33–37.
Soygür, H. (2012). Psikiyatri eğitiminde edebî eserlerin rolüne bir örnek: Mrs. Dalloway’den detay – Septimus Warren Smith, şarapnel ve şizofreni. Türk Psikiyatri Dergisi, 23(4), 289–292.
Hacer Sena Gazi


