Özlemek, genellikle bir şeyin “yokluğu” üzerinden tanımlanır. Ancak özlemek, özlediğimiz şey yokluğuna rağmen içimizde fazlasıyla mevcudiyet göstermeye devam ettiği için hissettiğimiz bir durumdur.
Psikanaliz bize her zaman bir “eksiklik”ten bahseder ve bu eksikliğin ruhsallıktaki kurucu gerçeğimiz olduğunu söyler. Ancak birini ya da bir anı gerçekten özlediğinizde, bu teorik “eksiklik” bir kavram olmaktan çıkıp somut bir acıya dönüşür. Teoride kalan o boşluk, pratik bir acıya evrilir.
Özlemek, kelime mimarisi olarak oldukça etkileyici bir yapıya sahiptir. Kelime kökeniyle “öz”den gelir; yani insanın kendine en yakın tarafı demektir. Kişinin kendi özüne doğru çekilmesi, onu içte aramasıdır. Kelimedeki -le yapım eki ise ona bir “yönelme” anlamı katar. Yani insanın özüne en çok yaklaştığı yeri, kişiyi ya da zamanı geri çağırmasıdır.
Akşam eve giderken eşinizi, çocuğunuzu, evcil hayvanınızı ya da sadece koltuğunuzu özlemeniz bundandır. Çünkü orası, sizin “özünüze” en çok izin verdiğiniz yerdir.
İnsan pek çok farklı biçimde özler. Bazen yanı başımızda duran birini, bazen sadece bir süre uzak kalacağımız birini özleriz. Bazen kaybettiğimiz birini, bir mekânı, bir anı ya da bir dönemi; bazen de sadece bazı “ihtimalleri” özleriz.
Yanı başınızdaki birini özlemek, aslında onunla aranızdaki o aşılmaz boşluğu hissetmektir. Ne kadar yakın olursanız olun, o her zaman “başka biri” olarak kalacaktır. Bu farkındalık, en yakın anlarda bile metafiziksel bir özlem yaratır.
Peki, varlık neden özlemi dindirmez? Çünkü burada özlem; kaybedilmiş olana değil, hiçbir zaman tam sahip olunamamış olana yönelir. Özlemin bir yapı sorunu olduğunu kabul etmek gerekir. Bizler kaybedilmiş bir cennetin yasını tutmuyoruz; aslında hiç var olmamış bir cennetin eksikliğini hissediyoruz. Özlem, bu imkânsızlığın motorudur. Birine “seni özlüyorum” dediğimizde aslında şunu söyleriz: “Sende bulmayı umduğum ama senin bile bana veremeyeceğin o tamlığı özlüyorum.” Yani özlem bir acı olmaktan çok, insanı sürekli arayışta tutan yaratıcı bir yoksunluktur.
Somut kayıplarımız söz konusu olduğunda, yemek yerken yapılan sıradan bir sohbeti, bir zili çalmayı, kapı açılınca gördüğünüz o yüzü, bir yolu yürümeyi ya da hâlâ rehberde duran ama asla aranmayacak olan birini etimize batan bir kıymık gibi hatırlarız.
Kaybettiğimiz bir insanı özleriz; çünkü bağ kurmak, ruhun bir parçasını söküp karşıdakinin varlığına iliklemektir. Enerjimizi, sevgimizi ve anlamlandırma kapasitemizi birine “yatırım” olarak akıtırız. Yani dünyayı anlamlandırma biçimimizin bir kısmını birinin varlığına emanet etmişizdir. Bu yüzden birini özlemek, verdiğimiz ve artık geri alamadığımız “anlam tapusunun” peşine düşmektir. İnsan, sevdiği biriyle yan yanayken sadece “kendisi” olmaktan çıkar; dünyada daha fazla yer kaplar. Onu kaybetmek, sadece kendisi kadar kalmak demektir. Ve bir insan için sadece “kendisi kadar kalmak”, en katlanılmaz yalnızlıktır.
Mekânları da özleriz; çünkü mekânlar sadece koordinat değil, içine anılarımızı doldurduğumuz kaplardır. İnsan doğası gereği bir yere ait olmak ister. Bu yüzden mekânlar bazen kimliğimizin bir parçası hâline gelir; “Ben burada büyüdüm” dediğimizde aslında o mekânın bizi şekillendirdiğini kabul etmiş oluruz.
Antropolog Marc Auge, “Non-places” yani “Yok-Yerler” diye bir kavramdan bahseder. Auge’ye göre bir yerin “yer” olabilmesi için üç unsuru içermesi gerekir: Kimlik, ilişki ve tarih. Bunları üreten yerler; içinde yaşanmışlık barındıran, insanların birbiriyle organik bağ kurduğu ve kültürel bir kimliği olan mekânlardır (örneğin bir mahalle kahvesi veya tarihi bir meydan). Hatıra biriktirir, hikâye taşır, aidiyet üretir ve bu yüzden özlenebilirdir. Yok-yerler ise sadece bir geçiş, tüketim veya iletişim noktası olarak tasarlanmış mekânlardır (havalimanları, zincir kafeler, süpermarketler). Burada kişi sosyal bir varlık değil; sadece bir “müşteri”, “yolcu” veya “kullanıcı”dır. Yok-yerler anı değil, akış üretir; bu yüzden bu mekânları özleyebilecek bir aidiyetimiz oluşmaz. Bilgi, insan ve sermaye o kadar hızlı hareket ediyor ki mekânların bu hıza ayak uydurması için standartlaşması gerekiyor.
Peki, artık ilişkilerimizi de bu “yok-yerler” mantığıyla kuruyor olabilir miyiz? Tıpkı o mekânlar gibi, bazı insanlar da hayatımızdan sadece bir geçiş istasyonu gibi gelip geçiyor. Kimliksiz, tarihsiz ve derinliksiz… Karşımızdaki insanı geçmişiyle, acılarıyla ve özüyle tanımak yerine, onu sadece o anki ihtiyacımıza cevap veren bir “hizmet noktası” gibi görüyoruz. Eğer bir ilişkide tarih yazılmıyorsa, ortak bir aidiyet üretilmiyorsa ve o kişi sizin “özünüze” dokunmuyorsa, o kişi de bir “yok-insan”a dönüşüyor. Belki bu yok-yerler ve yok-insanlar içinde dolaştığımız çağda özlemi ortadan kaldırmak mümkün olmaz; ancak bugün adına özlem dediğimiz duygu belirsiz bir huzursuzluğa dönüşebilir. Çünkü özlem, daima bir bağ ve ilişkisellik gerektirir.
Anları ya da dönemleri özlememiz ise zihnimizin çalışma şekliyle ilgilidir. Zihnimiz anıları geri çağırırken doğal bir filtre uygular. Yaşanan olumsuzluklar, sıkıntılar ve can sıkıcı detaylar zamanla silinir ya da flulaşırken; heyecan verici, mutlu ve anlamlı anlar daha canlı hatırlanır. Örneğin üniversite yıllarını özlerken sınav stresini değil, arkadaşlarla geçirilen keyifli zamanları hatırlarız. Bazen de özlem, bugündeki bir eksikliğe işaret eder: Şu an çok sorumluluk altındaysanız çocukluğun o vurdumduymazlığını, yalnız hissediyorsanız kalabalık arkadaş gruplarının olduğu bir dönemi özlemeniz kaçınılmazdır.
Özlemek, her zaman elimizde tuttuğumuz bir şeyi kaybetmekle ilgili değildir; bazen hiç gerçekleşmemiş ihtimallerin kaybıdır. Yaşanmışlık kadar büyük bir kayıptır bu da: Gidilebilecekken gidilememiş o şehir, yaşanabilecekken yaşanamamış o ilişki, olabilecekken verilmemiş bir karar, seçilebilecekken seçilmemiş bir hayat.
Zihnimiz için “neredeyse olmuş” ile “olmuş” arasındaki sınır çok incedir. Bir şeyi hayal ettiğimizde, onu zihnimizde çoktan inşa etmiş, içinde yürümüş, kokusunu duymuşuzdur. Bu yüzden yaşanmamış bir şeyin özlemi, bazen yaşanmış olandan çok daha derin bir sızı bırakır.
Yaşanmamış olanın özlemi daha zordur; çünkü yaşanmış gerçeklik kusurludur. Yaşanmış her anın içinde güzellikler kadar hayal kırıklıkları, zorluklar ve o anın sıradanlığı da vardır. Ancak sadece “olmasına yaklaşılmış” ve hayal edilmiş bir ihtimal, gerçekliğin yıpratıcı testinden hiç geçmemiştir. O, zihnimizde pürüzsüz, lekesiz ve sadece güzellikleriyle asılı kalır.
Yaşanmışlıkların yası tutulabilir ve bir noktada tamamlanabilir; çünkü onların bir sonu, bir sınırı vardır. Ama hiç başlamamış olanın yası, ucu açık bir sonsuzluktur. Bu durum, özlemi hafifletilmesi zor bir “ideal” hâline getirir. Elimizde bir hatıra değil, bir ütopya kalmıştır. Ve insan, gerçek bir insanı ya da deneyimi unutabilir ama zihninde yarattığı o kusursuz “hayal-insanı” veya “hayal-anı” uğurlamakta çok daha fazla zorlanır.
Tüm zorluğuna rağmen iyi ki özlem duyabiliyoruz. Özlemek, hâlâ bir “özünüz” olduğunun ve o özün başka bir öze dokunma cesaretini taşıdığının kanıtıdır.
Eğer özlemeseydik, yerimizde sayardık. Özlem bizi yola çıkarır. Birine duyulan özlem bizi aşka, bir yere duyulan özlem bizi yolculuğa, kendimize duyulan özlem ise bizi dönüşüme iter. Özlemek, elimizdekiyle yetinemediğimizin, içimizdeki o devasa boşluğun hâlâ yeni hikâyelerle dolmaya istekli oluşunun göstergesidir.
Ancak bazı özlediğimiz şeyler, onu sadece güzelliği hatırına taşımamız içindir. Bazı anlar, ilişkiler ve yerler geri dönmek için değildir. Bize kalan da yaşanmış olanı bozmadan ve onu geri istemeden, sadece taşıyarak yani özleyerek sürdürmektir.
Müge Kurt
Klinik Psikolog
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.