Bir çocuk, nasıl bir başkasının sonu olabiliyor? Toplumsal olarak derin bir acı ve yas yaşarken, bu zor ve sarsıcı konuyu ele almak klinik bir zorunluluktur. Bir klinik psikolog olarak, çocukların kurban edilmesini önlemenin temel yolunun, eylemi gerçekleştiren failin ruhsal dünyasını anlamaktan ve bu dinamikleri açıkça ortaya koymaktan geçtiğine inanıyorum.
Şiddetin ve trajedilerin tekrar etmesini önlemenin tek yolu, sürecin bu noktaya nasıl geldiğini kavramaktır. Bu yıkıcı eylemin arkasındaki ruhsal ve gelişimsel katmanları aşama aşama incelemek, konuyu daha net görmemizi sağlayacaktır.
Klinik süreçlerde ve toplumsal tartışmalarda en sık karşılaşılan dirençlerden biri, failin ruhsal yapısını incelemenin ona bir haklılık payı çıkarmak şeklinde algılanmasıdır. Oysa “anlamak” ile “hak vermek” tamamen farklı iki alana aittir. Hak vermek ahlaki ve hukuki bir tutumken, anlamak klinik bir zorunluluktur.
Yapılan analiz, bir nevi ruhsal otopsidir. Buradaki amaç, patolojiyi incelemek, eyleme sürükleyen süreçleri teşhis etmek ve böylece benzer vakaların önüne geçebilecek bir öngörü geliştirmektir. Patoloji analiz edilmediği sürece yeni trajedileri engellemek mümkün olamaz.
Peki, bir insanı bu denli ağır bir şiddete yönelten şey nedir? Şiddet, kimi zaman bireyin duyguyla temas kurmak için başvurduğu tek araç hâline gelebilir. Sözcüklerin yetersiz kaldığı, duygunun zihinsel alanda ifade bulamadığı durumlarda şiddet, ilkel bir dil olarak devreye girer.
Özellikle erken çocukluk dönemi, narsisistik yaralanmalar ve henüz olgunlaşmamış duygu düzenleme kapasiteleri bu noktada kritik bir rol oynar. Bireyin sığındığı silah veya şiddet aracı, yalnızca fiziksel bir nesne değildir. Kendisini derin bir yetersizlik ve çaresizlik içinde hisseden, dış dünyayı tamamen “tekinsiz” olarak algılayan zayıf bir benlik, varoluşunu elindeki o soğuk metale bağlar.
Bu nesne aracılığıyla “Kimse bana zarar veremez.” illüzyonu yaratılır ve yapay bir güç alanı inşa edilir. Kuramsal açıdan sakatlanmış bir benlik, bu ilkel mekanizmayla ayakta kalmaya çalışır. Ancak geçmişin, ailevi dinamiklerin veya babalık işlevinin yarattığı tahribat, bireyi benliğini koruyabilmek adına bu yıkıcı yollara zorlar.
Ağır şiddet eylemlerini ve çocuk cinayetlerini değerlendirirken gözden kaçırılmaması gereken en önemli klinik gerçeklerden biri şudur: Bilgi ile duygu çok farklı alanlardır. Nelerin doğru ya da yanlış olduğuna dair teorik bilgiye sahip olmak, tek başına davranışa rehberlik etmeye yetmez.
Normal gelişimsel şartlarda zihinde beliren bir düşünceye veya duyguya, onu işleme ve sembolize etme yetisi eşlik eder. Ancak sembolleştirme kapasitesi gelişmediğinde, içsel gerilim zihinde tutulamaz; birey doğrudan eyleme geçer (acting out) ve gerilimi dışarıya boşaltır.
Sınır koyma ve dürtü kontrolü becerisi, bebeklikten itibaren öğrenilen gelişimsel bir süreçtir. Eğer erken dönemde ebeveyn, çocuğun duygularını kapsayan, onu sakinleştiren ve güvenli bir zemin sunan bir tutum sergilerse, çocuk kendi içsel enerjisini ve dürtülerini düzenlemeyi öğrenir. Bu deneyim zihne şu temel inancı kaydeder: “Ne hissedersem hissedeyim, ben varım ve eylemlerimin sonuçları var.”
Bu kapsayıcı zemin sunulmadığında ise dürtü galip gelir. Bireyin kimliğini muhafaza etmek ya da içsel tehditlere yanıt vermek adına ortaya koyduğu agresyon, kontrolsüz bir patlamaya dönüşür.
Anne ve baba figürlerinin zihindeki simgesel varlığı, bireyin vicdani süzgecini (üst-benlik) oluşturan temel ögedir. Toplumsal kurallar, yasalar veya otorite algısı (“polis/vicdan”), öncelikle aile içinde deneyimlenen o simgesel evde içselleştirilirse bir anlam kazanır.
İçselleştirilmiş bir sınır mekanizması yoksa, dışsal yasalar işlevsiz kalır ve sistemik bir tehlike baş gösterir.
Günümüzde cezasızlık algısı, mafya veya uyuşturucu özentisi gibi şiddeti yücelten yapılar, çaresizlik içindeki bireylere sahte bir varoluş alanı sunmaktadır. Bu umutsuzluk ikliminde birey, tamamen yok olmak ya da “hiç” sayılmak yerine, şiddet aracılığıyla da olsa “var olmayı” tercih eder.
Yaratılan bu kontrol hâli, kontrolü kaybetmiş bir benliğin ilkel arzusudur. Yüzeysel yaklaşımlar veya dönemsel cezalandırmalar bu yapıyı ıslah etmeye yetmez. Asıl ihtiyaç duyulan, bu derin yıkımı klinik düzeyde ele alacak uzun soluklu terapi ve yapılandırma süreçleridir. Aksi takdirde, karanlığın kaynağına inmeden sonuçları değiştirmek mümkün olmayacaktır.
Müge Kurt
Klinik Psikolog
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.