Bir Kızılderili kabilesi, uzun ve hızlı bir yolculuğa çıkar. Günlerce yürürler, çok hızlı yol alırlar. Bir süre sonra kabile üyelerinden biri aniden durur ve artık yürümek istemez. Diğerleri ona neden durduğunu sorunca şu cevabı verir:
“Çok hızlı gittik… Ruhumuz geride kaldı.”
“Çok yoğunum”
Son yıllarda bu cümleyi o kadar sık duyuyoruz ya da telaffuz ediyoruz ki artık sıradan kabul etmeye başladık. Yanı sıra ne kadar meşgulsek o kadar üretken, o kadar başarılı, hatta o kadar değerli olduğumuza dair bir algı var.
Peki ya sürekli meşgul olmanın başka anlamları olabilir mi?
Paradoksal biçimde bunu fark etmek için de biraz durabilmemiz gerekiyor. Sürekli meşgulken ve koşturuyorken neyi neden yaptığımızı anlamlandırmak da kolay olmayabiliyor.
Meşguliyetlerimizi biz mi yaratıyoruz yoksa hayatın olağan akışında gelen zaruri şeyler mi? Bizi meşgul yapan şey, sürekli temizlenen ev, durmadan planlanan tatiller ya da telefonda saatlerce geçirilen zaman olabiliyor.
Çünkü tek önemli olan ne yaptığımız değil, neden yaptığımız da bir o kadar önemli. Zamanımızı ayırdığımız şeyler hangi amaca hizmet ediyor, yaşamdaki hangi değerimizle örtüşüyor, arkasındaki motivasyonlar neler?
Bir pazar günü hiçbir planınız olmasa, telefonunuzu bir kenara bırakıp sessizce otursanız nasıl hissedersiniz?
Bazımız “çok güzel olur” der.
Bazımız birkaç dakika içinde huzursuz olmaya başlar.
Aklına ertesi haftanın işleri gelir, dolap toplamaya kalkar, arkadaşına mesaj atar, sosyal medyada gezinir ya da “boş durmayayım” diye kendine yeni bir uğraş bulur.
Aslında bazen kaçtığımız şey boş zaman değildir.
Boş kaldığımızda karşılaşacağımız düşüncelerdir.
Ama işler bittiğinde…
Telefon sustuğunda…
Herkes uyuduğunda…
İşte o zaman uzun süredir ertelediğimiz düşünceler kendini göstermeye başlar.
“Acaba doğru karar mı verdim?”
“Gerçekten mutlu muyum?”
“Bu ilişki bana iyi geliyor mu?”
“Yeterince başarılı mıyım?”
“Ya gelecekte işler istediğim gibi gitmezse?”
Bu sorulara kulak vermek hepimiz için bazen biraz, bazen fazlasıyla rahatsız edici olabiliyor. Bu yüzden zihnimiz “akıllıca” bir çözüm üretir:
“Bunları düşünmek yerine biraz daha meşgul ol.”
Bir şeylerle meşgul olmak, fikir ya da iş üretmeye çalışmak ya da kendimizi meşgul tutmak için başvurduğumuz diğer yöntemler iyi bir yol değil diyemeyiz elbette.
Sorun, bunların duygularımızdan kaçmak için kullanılmaya başlamasıdır.
Bazen kişi üzgün olduğunu fark etmek istemez, bu duyguyla kalmak istemez.
Başka biri kaygısını hissetmemek için sürekli yeni hedefler koyar.
Kimisi yalnızlığını yaşamamak için programını tamamen doldurur.
Başarısızlık korkusu yaşayan başka birinin dinlenmeye tahammülü olmayabilir.
İlginçtir ki bazılarımız hiçbir şey yapmadıkları zaman dinlenmiş hissetmez.
Tam tersine suçluluk hissederler.
“Sanki zamanımı boşa harcıyorum.”
“Bir şeyler yapmalıydım.”
“Herkes ilerlerken ben geride kalıyorum.”
Bu düşünceler yüzünden dinlenmek bile performans gerektiren bir işe dönüşebilir.
Hâlbuki beden dururken zihin özeleştiriye devam ediyorsa, kaliteli bir şekilde dinleniyor da sayılmayız.
Burada meşguliyetin kötü ya da yanlış bir şey olduğundan bahsetmiyoruz. Mühim olan bedensel ve zihinsel dengemizi nasıl koruyacağımız. Bu dengeyi sürekli meşgul olarak sağlayamayacağımız ise elimizdeki net bilgilerden.
Meşguliyetlerimiz ne kadar çoksa ve kalıcı hâle gelmişse kendimizle aramıza koyduğumuz mesafe o kadar açılır. Çünkü bastırılan duygular yok olmaz. Sadece içimizde bir yerde şiddetlenir ve ortaya çıkacağı anı kollar.
Çoğu zaman da en beklenmedik anlarda; yoğun kaygı, tükenmişlik, öfke patlamaları ya da bir boşluk hissi olarak geri dönerler.
Çözümün net bir cevabını vermek mümkün değil. Hepimizin farklı koşulları, farklı deneyimleri ve karakterleri var. Kendimiz için neyin iyi olacağını araştırabiliriz, deneye yanıla keşfetmeye çalışabiliriz. Terapi desteği ile meşguliyetlerimizin ardındaki nedenleri anlamaya çalışabiliriz. Ama ara sıra kendimize şu soruyu sormak iyi bir başlangıç olabilir:
“Şu an bunu gerçekten yapmak istediğim için mi meşgulüm, yoksa kaçtığım bazı duygu ve düşünceler mi var?”
Bu sorunun cevabı her zaman kolay gelmeyebilir. Fakat bazen iyileşme tam da bu soruları sormak ve kendimize dürüstçe kulak vermekle başlar.
Bazen sadece biraz durabilmek…
Sessizce kalabilmek…
Ve kendi iç sesini, ondan kaçmadan dinleyebilmek…
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.