Makaleler 21/05/2026

Hiçlikten Varlığa Bir Yol: ANKSİYETE - Psk. Ebru Adalı

Ebru Adalı Psikoloji, Psikolojik Danışma ve Rehberlik
Ebru Adalı
Psikoloji, Psikolojik Danışma ve Rehberlik

Hiçlikten Varlığa Bir Yol: ANKSİYETE

Heidegger’e göre her şeyin altında hiçlik vardır. Bomboş, koskocaman bir hiçlik! Ona göre varlığın doğası ancak hiçlikten yola çıkarak anlaşılabilir. Çünkü hiçliği anlamadan varlığı anlamanın imkânı yoktur. Varlığın anlamını sorguladığında herhangi bir var olanın değil, “olma”nın anlamını sorgular.

Hiçliğe bir sınır olarak baktığımızda, hiçliği varlığı şekillendiren şey olarak görebiliriz. Ve sınır, bir şeyin durduğu değil, tam tersine aslında başladığı yerdir. Aslında Heidegger’in varoluş felsefesindeki bu tanımla Tasavvuftaki hiçlik kavramlarının birbirine tezat olmadığını görürüz.

Tasavvuf disiplinindeki hiçlik, aslında her şey demektir. Hiçlik, büyük bir bilgeliktir; onda bilginin getirdiği tevazu vardır. Tanrının bilgeliği karşısında kendini ve haddini bilme hâli; kâinatın büyüklüğünün bilinci ile bir toz zerresi olduğunun idrakine ulaşma hâli vardır. Hiçlik aynı zamanda Rabbül Aleminin gölgesinde yok olurken Nefs-i Safiye makamıdır. Mutlak arınmışlığın karşılığıdır. Burada var olman için yok olman gerekir. Renksiz ve kayıtsızdır. Fena hallerinin başlangıç seviyesidir.

Bu yazımızda özellikle üzerinde durmak istediğim; anksiyete (bunaltı, kaygı, endişe) hâlinin aslında insanın anlam arayışıyla ve kâinatta kendini konumlandırdığı hiçlik ve varlık alanındaki paralelde çok yakından ilgili olmasıdır.

Anksiyetenin temel duygusu korku ve endişedir. Korku ise, insanın fıtratı olarak fabrika ayarlarında taşıdığı olmazsa olmaz, insanı yeri geldiğinde hayatta tutan temel duygularından biridir. Dolayısıyla insan doğduğu an itibariyle korku duygusuna tanımlı ise bu işte elbet bir hikmet vardır. Peki, olumsuz baktığımız anksiyete bu işin neresinde kalıyor sizce?

Hiçlikten varlığa bir yol başlığında olduğu üzere; anksiyeteyi hiçlikte değil, ancak son iki asrın varlık âleminin sebep sonuç ilişkisindeki meta dünyasında bulabiliriz. Öncelikle tefekkürü, tevekkülü ve teslimiyeti barındırmayan ve insanın kâinatın merkezine kendini konumlandırdıktan sonra tüm ipleri elinde tutma çabasının getirdiği geçmişinden tatmin olmamış ve geleceğe endişeli bakan güvensiz bir duygudur. Varlığı sürekli kendine borçlu bırakan, mutlu olma ve mutlu görünme zorunluluğu getiren bir süreçtir. Özellikle insanların tekrar tekrar mutlu olmalarının emredildiği bir Avrupa ve Amerikan kültürünün tipik özelliğidir. Oysaki burada temelde ihtiyaç duyulan olgu, yaşama yönelik insan tutumunun değişmesidir. Yaşamdan bir akış vardır ve yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını ve asıl önemli olanın yaşamın bizden ne beklediğini doğru algılamamız gerektiğidir.

İnsanın hiçlik (hedeflenen) makamından varlık makamı arasındaki gelgitleri aslında birkaç kategorideki ilişki alanıyla yakından ilgilidir. Bunlar;

İnsanın kendisiyle olan ilişkisi

İnsanın diğer insanlarla olan ilişkisi

İnsanın diğer varlıklarla (hayvanlar, bitkiler, diğer sanal âlemler) ile olan ilişkisi

İnsanın Rabbiyle olan ilişkisi

İnsan yaşadığı müddetçe, son nefesine kadar bu dört iletişim ağında sağlıklı ya da sağlıksız sınırlarda yaşamını sürdürür. Bu sınırlar kişinin dünya ve ahiretteki akıbetini belirler. Kişinin bu sınırlar alanındaki herhangi bir mahrumiyeti, kendisini nevrozdan depresyona kadar çeşitli rahatsızlıklara kolaylıkla itebilir. Burada en karşıt örneği Heidegger’in varoluşçuluk akımına alternatif gibi görünse bile aslında nihilizmin savunucusu Nietzsche’nin, insanın sağlıklı varoluşuna engel olarak gördüğü tanrıyı öldürmesine rağmen yine tüm yaşamını anksiyete içinde geçirmesi; migren ağrılarıyla 1844 yılında deliren ünlü felsefeciyi örnek gösterebiliriz. Nietzsche’nin düşüncesinde Tanrı’nın gücü altında ezilen insanın kendini gerçekleştirememesi, insan varoluşuna en büyük engeldir. Tanrı’nın ölmesi, değerlerin de çöküşünü beraberinde getirmiş ve bu sayede de insanın kendini gerçekleştirmesinin önü açılmıştır. İnsanın varoluşsal tecrübesi yaşam içerisinde meydana gelir. Nietzsche, varlığın hakikatine ulaşmak için, gördüğü bütün engelleri yıkmaya çalışmıştır. Bundan dolayı da Hristiyan Tanrısından ve ona göndermede bulunan her türlü metafizik varlıktan uzaklaşmak istemiştir. Bunun nedeni, Tanrı var olduğu sürece, insandaki güçlü tarafın harekete geçirilemeyeceğine olan inancı yüzündendir.

Nietzsche’ye baktığımız zaman, ortaya koymuş olduğu görüşleri ve yaşantısı arasında bir tutarsızlık olduğu göze çarpmaktadır. Nitekim onun her zaman yaşama sadık kalmamız gerektiğini vurgulamasına rağmen, yakalandığı frengi hastalığına dayanamayarak sarı yavşan otu zehrini denemek için Paris’e yerleşmeyi düşündüğünü daha önce belirttik. Her defasında güçlü ve yaratıcı olma hususuna vurgu yapan Nietzsche’nin bunu kendi yaşamında gösterememesi, onun fikirlerine olan inandırıcılığı sarsmaktadır. Yine geçirmiş olduğu ani ataklar yüzünden her şeyden korktuğu, karanlıktan korktuğu için uyurken yorganı tamamen üzerine örttüğü de bilinen bir gerçektir. Oysa kendisi bizi öldürmeyen şeyin bizi daha güçlü kıldığını her defasında belirtmiştir. Yaşamdan asla kaçmamamız gerektiğini ifade eden Nietzsche, eğer bunu kendi yaşantısında bizzat göstermiş olsaydı, bambaşka bir Nietzsche okuması gerçekleştirmiş olacaktık. Nietzsche’nin bir diğer tutarsızlığı da Tanrı’nın insana olan merhameti yüzünden öldüğünü söylemesine rağmen, delirmesine yakın bir zamanda atına fazla yük yüklemesi sebebiyle bir at sahibini eleştirmesi ve ona hayvana merhamet etmesi gerektiğini belirtmesidir. Oysaki Nietzsche’ye göre biz her zaman merhametten kaçınmalıydık. Nietzsche örneğinden oldukça fazla bahsettim; bilakis ifade etmek istediğim konu, varoluş anksiyetesini istediğimiz kadar felsefede, mantıkta ya da en önemlisi zihinlerimizde öldürmeye çalışsak da insan olduğumuz gerçeği bu anksiyeteyi yaşamamızı engellemeyecektir. Bu alanda bastırdığımız tüm vuslat duyguları bizi özümüzden sancılı bir şekilde uzaklaştırmakla kalmayıp kendi zerresiyle bile barışmamış bir varlık hâline getirecektir. Bu örnekte de bu olguyu görüyoruz.

Günümüz realitesine döndüğümüzde ise; bırakın işlerin yolunda gitmeme hâlinde oluşan negatif duyguların vuku bulmasını; yolunda gitmeme ihtimalinde bile insan kaygı hâline geçebilir. Aslında herkes kaygılanabilir. Bu insanın fıtratında vardır. Sadece ölüler kaygı duymaz. Burada önemli olan, bu duygu bizi yaşamın neresine götürüyor ya da neresinde bırakıyor. Mesela, ekonominin kötüye gittiği bir dönemde insanların geçimini nasıl sağlayacağı konusunda kaygılanabilir olması sağlıklı bir kaygıdır. Sağlıksız olanı, ancak ne zaman iyi bir şey olsa arkasından kötü bir şeyler olacak hissiyle kaygıya kapılıp kendini gerçekleştiren kehanete adım adım ilerliyor olmasıdır. Bireysel anlamda baktığımızda genetik faktörlerden tutun yetiştirilme tarzı, anne ile (kendisine bakım veren) arasındaki bağlanma modeline kadar altyapıları olan bir süreç olmakla beraber sonu gelmeyen endişeler dolayısıyla kişinin hayatını çekilmez bir hâle getirir.

Konumuz anksiyete olmasına rağmen çağımızın en önemli sorunlarından biri de kaygısız gençlik. Özellikle cool görünme çabasıyla boşvermişliği, sorumluluk bilincini en aza indirdiğinde sonraki yıllarında karşısına çıkacak gerçek hayatın gerçek problemleriyle başa çıkma konusunda yetersizlik yaşayacaktır.

Bir psikolog olarak son yıllarda tespit ettiğim en önemli konulardan biri de kişilerin kaygı seviyelerinin kendilerine atıfta bulundukları anlam bütünlüğüyle aynı düzlemde olduğudur.

Özellikle sürekli tüketen ve sürekli bir sonraki sahip olma güdüsü için kendini infilak edercesine tükettiğinin daha fazlasına ulaşma çabası ve endişesi insanın kendini gerçekleştirme sürecindeki en önemli sıkıntıdır. Süreçte bir sıkıntı olduğunda ve insan kendine ve Rabbine uzaklaştığında ruhunun verdiği kırmızı alarm, kendisiyle ve Rabbiyle olan ayrılık anksiyetisi olarak rücu eder. İnsan fıtratından uzaklaştıkça ruhu dejenere olur. Ruhun bozulması onu aynı zamanda Rabbinden de uzak tutar. Hakikatten ayrı düşen ruh kaçınılmaz bir şekilde ruhsal ızdıraba girer. Kendine hor davranır. Diğer insanlarla doğru enlemde olamaz. İlişkilerinde ölçüyü kaçırır. Bağımlılık girdabına girer.

Yapılan pek çok bilimsel araştırmada anksiyete ve bağımlılık seviyelerinin birbirlerini kısır döngüde besleyen iki faktör olduğu belirtilir. Başka dinamiklerin sonucu olarak anksiyete seviyesi arttıkça bu negatif alanı başka bir dopamin odaklı bir bağımlılık davranışıyla kapatma eylemi oluşur.

Aslında insan canlısının en büyük anksiyetesi ruhlar âleminde Allah’tan ayrılıp dünyaya geliş hâlidir. Doğum anksiyetesidir. Dolayısıyla bu anksiyete bizim yaşamımız boyunca kendimiz ve Rabbimiz ile olan bağı kurma çabasıyla kendimizi tamamlanmış bir şekilde hiçlik makamında mutmain olma çabasıdır. Hedonik alanda sürekli hep bir fazlasını elde etme çabasının getirdiği anksiyetenin varlığıyla değil de kendimizi Rabbimizin gölgesiyle tamamlama çabasının getirdiği anksiyetesiyle her daim hep bu uzun ve ince yolda olma dileğiyle….

Ebru Adalı Yayman
Uzman Psikolog

Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.

DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.


www.doktortakvimi.com © 2025 - Doktor bul ve randevu al

Bu web sitesi çerezleri kullanıyor.
Tarayıcınızda çerezlerle ilgili ayarları düzenleyebilirsiniz.