Kendinizi dışlanmış hissettiğiniz, birini çok özlediğiniz veya birine çok kırıldığınız anları düşünün. Bedeninizde o anda neler oluyor hatırlıyor musunuz? Veya belki de bu yazı tam da o anda karşınıza çıktı. Bedeninizi bir taramanızı istiyorum… Evet, bazen göğsümüzde bir baskı, karnımızda bir boşluk veya bütün vücudunuzun ağrıdığını hissetmiş olabilirsiniz. Peki, fiziksel olarak bir darbe almadığımız hâlde niçin canımız yanıyor?
Cevap: “Beynimizin hayatta kalma programının aktifleşmesi”
Çok eski zamanları düşünelim, atalarımızın avcılık-toplayıcılıkla hayatta kaldığı dönem. İnsan beyni öyle bir organdır ki, “Bir insan yalnız kalırsa, yabani hayatta yaşamını kaybedebilir ve tehlikelidir.” şeklinde programlanmıştır. Bu sebeple de beynimiz, sosyal bağlarımız zayıfladığında veya kişi yalnız kaldığında bizi uyarmak için “fiziksel acı sinyali” gönderir.
Yaşanan ağrı/acı, bir düşman değil, bir haberci olabilir. Aynı elimizi ateşe tuttuğumuzda yaşadığımız acı sayesinde yanmaktan kurtulmamız gibi, yaşadığımız fiziksel acılar da bize “bağ kur” mesajını verir. Yapılan araştırmalarda sosyal ağrının da fiziksel bir hasarın getirdiği ağrının da beynimizdeki yerinin aynı olduğu kanıtlanmıştır.
Atalarımızın yaşadığı zamanı göz önüne aldığımızda bu durumu çok daha iyi kavrıyoruz. Beynimiz uzun süre yalnız kaldığımızı fark ettiğinde “tehlike altındayım” sinyalleri yolluyor. Bu yüzden de bazı durumlar ortaya çıkıyor:
• Vücut sanki her an bir saldırı gelebilirmiş gibi kortizol (stres hormonu) salgılayarak sürekli tetikte bekler. Bu durum yaşanan uykusuzluk problemlerinin bir sebebi olarak gösterilebilir.
• Bedenimizde sürekli bir gerginlik, sırt ağrısı, baş ağrısı, tutulmalar hissetmek.
• Vücudun alarm sistemi devreye girdiği için beynimiz sadece dış etmenlere odaklanır, kendini korumaya alır. Bu sebeple de zamanla bağışıklık sistemi düşmeye başlar. Fiziksel olarak hastalıklara daha açık hâle geliriz.
Bir dostumuzla sohbet ettiğimizde, sevdiğimiz bir arkadaşımıza veya eşimize/sevgilimize sarıldığımızda beynimiz salgıladığı oksitosin sayesinde “güvendeyim, sakinleşebilirsin” sinyalini verir. Sonrasında ise ağrı kesici olan endorfin salgılanmaya başlar. Yani doğal ağrı kesicidir. Uzun süre yalnız kaldığımızda, bu doğal ilacımız kesilir ve normalde bizim fark etmeyeceğimiz ufacık sızılar bile çok şiddetli gelebilir.
Yalnızlık hissinin getirdiği fiziksel acı, bir eksiklik değildir; aksine insanoğlunun yaşamının bir parçasıdır. Her zaman her problemle mükemmel bir şekilde başa çıkamayabiliriz. Böyle durumlarda destek almaktan çekinmeyin.
Arkadaşlık deyince kimi insanlar çok güzel anılarını aklına getirip mutlu olurlar, ama kimisinin de yüreği sıkışır. Sizce de arkadaşlık hayatımızın vazgeçilmez en güzel yanlarından biri olmalı değil mi? Fakat neden bazı arkadaşlıklar bizlere kendimizi kötü hissettirir veya enerjimizi çeker?
Toksik ne demek? “Toksik” kelimesi, Latince’deki zehir anlamına gelen toxicum kökünden gelir. Psikolojide bu, bir kimyasalın vücuda verdiği zarar gibi, bir ilişkinin zihinsel ve duygusal sağlığımıza verdiği zararı ifade eder. İşte “toksik ilişki” kavramı da bu zehirden yola çıkarak kullanılmaktadır. Yani içinde bulunduğumuz ilişki, zehir gibi bizi zamanla içten içe çürütür.
İşte bu blogda hazırsan sağlıklı ilişki ve toksik ilişkiyi birbirinden ayırmayı ve toksik ilişkilerden kurtulmayı öğreneceksin.
Şimdi sana toksik insanların 5 özelliğini sıralayacağım. Bakalım bunlardan hangilerini yaşıyorsun…
Şimdi de sana nasıl sağlıklı sınırlar çizebileceğin hakkında bazı ipuçları vermek istiyorum. Öncelikle sınır belirlemenin “bencillik veya egoistlik” olmadığını, aksine kendine saygı olduğunu vurgulamak isterim. İlk başta zorlanabilirsin bu sınırları çizerken. Hatta belki de kaybetme korkusuyla da yüzleşebilirsin. Fakat sana saygı duyan insanlarla mutlu bir arkadaşlığı yakalayabilmek için önce toksik insanlardan kurtulmayı öğrenmen gerekiyor…
Evet, bütün bu bahsettiğim durumlar sürekli tekrarlıyorsa, vücudunda strese bağlı fiziksel belirtiler yaşıyorsan, bu kişiyle vakit geçirmen gereken durumlarda ayakların geri geri gidiyorsa artık VEDA zamanı gelmiş demektir. Bunun için 2 seçeneğimiz var:
Toksik insanları hayatından çıkararak kendine en büyük iyiliği yapmış ve hatta saygıyı göstermiş olursun. Sakın unutma, arkadaş çevren sana kendine olan değerini gösterir. Sen kendine iyi ve saygılı davranırsan insanlar da sana iyi ve saygılı davranır…
“Bu fotoğrafı paylaşsam mı? Ya kimse beğenmezse?”
Bu soruyu son zamanlarda kaç genç kendine sormuştur, tahmin bile edemeyiz. Sosyal medya artık sadece bir iletişim aracı değil; gençler için bir kimlik, bir onay, hatta bir değer ölçüsü hâline geldi. Peki bu dijital benlik, gerçek benliğimizle ne kadar örtüşüyor?
Sosyal medya platformları, gençlerin kendilerini ifade etmeleri için büyük fırsatlar sunar. Ancak bu ifade biçimi, çoğu zaman filtrelenmiş bir gerçeklik üzerinden yapılır. Genç bireyler çoğu zaman, nasıl hissettiklerinden çok nasıl göründükleriyle ilgilenir hâle gelir. Bu durum, içsel bir çatışmayı da beraberinde getirir.
Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde bireyler kim olduklarını, toplumsal rollerini ve değerlerini keşfetme çabasındadır. Bu dönemde sosyal onay, yani “beğenilme” ihtiyacı oldukça yüksektir.
Sosyal medyada gelen her beğeni, yorum ya da paylaşım; “değerli biri” olduğuna dair geçici bir teyit sağlar. Ancak bu dış onaya bağlı özsaygı, uzun vadede kırılgan ve bağımlı bir hâle gelebilir.
Her şey mükemmel görünüyor, değil mi?
Gerçek hayatın iniş çıkışları, sosyal medya karelerine pek yansımıyor. Bu yüzden kullanıcılar, özellikle gençler, kendilerini sürekli başkalarıyla kıyaslama eğilimine giriyor. Bu kıyaslama, çoğunlukla gerçekçi olmayan standartlarla yapılıyor ve özdeğer algısını olumsuz etkileyebiliyor.
Dijital Detoks Yap
Haftada bir gün bile olsa, sosyal medya molası zihinsel sağlığın için faydalı olabilir.
Gerçek İlişkileri Güçlendir
Ekran başındaki saatlerini azalt, yüz yüze temas kur. Gerçek ilişkiler, dijital onaydan çok daha güçlü bir özdeğer kaynağıdır.
Sosyal Medyayı Amaç Değil, Araç Olarak Kullan
İlham almak, üretmek, bağlantı kurmak güzeldir. Ama kim olduğunu belirlemesine izin verme.
Kendine Şunu Hatırlat:
“Ben sadece sosyal medyada gördüklerimden ibaret değilim. Beğeni sayısı, benim değerimi ölçemez.”
Sosyal medya, doğru kullanıldığında bireyin gelişimine katkı sağlayabilir. Ancak genç bireyler için dijital kimlik ile gerçek benlik arasındaki farkı fark edebilmek, ruh sağlığı açısından oldukça kritiktir.
Ebeveynler ve eğitimciler olarak, gençleri bu farkındalıkla büyütmek ve içsel kaynaklarını güçlendirmelerine destek olmak büyük önem taşır.
Bebeklik döneminde çocuklar bencil bir yapıda olurlar ve anneye bağımlıdırlar. Zamanla çocuğun gelişimi ilerledikçe bu bencillik de yavaş yavaş kaybolmaya başlamaktadır. Çocuğun önceliği kendi ihtiyaçları olduğu için aslında bu çok doğal bir durumdur.
Küçük çocuğu olan annelerden sık sık duyduğumuz bazı cümleler vardır: “Tuvalete bile benimle gelmek istiyor”, “İki dakika içeri bile gitsem ağlıyor”, “Ancak çocuğum uyuduğu zaman kendime vakit ayırabiliyorum” gibi. Çünkü çocuğunuz bu dünyada ilk başta size güvenir ve size o kadar çok ihtiyaç duyar ki, yalnız kaldığında kendini güvende hissetmeyip korkar ve ağlar. İşte bu dönem ortalama 2-3 yaş dönemidir. Bu dönemde bir kardeşin dünyaya gelmesi çocuk için ürkütücü bir durumdur.
Eğer bu yaş döneminde bir çocuğunuz daha dünyaya geldiyse doğru bir denge kurmaya özen göstermeniz gerekir. Çocuğunuzun en büyük korkusu sizin güvenli alanınızda yer bulamamak ve sevginizi kaybetmek olacaktır. Bunun temelini mümkünse gebelik döneminizde atmaya başlamalısınız. Bunun için oyun terapisi de faydalı olacaktır.
Bir diğer yandan da doğumdan sonra çocuğunuz abi ya da abla olduğunu kavramakta zorlanacaktır. Oyunlar eşliğinde bunu aşılamaya çalışabilirsiniz ve özellikle davranışlarınızla da sevginizin ve ilginizin aynı kaldığını çocuğunuza göstererek kaygısını yenmesine destek olabilirsiniz.
Burada önemli olan çocuğunuzun duygularını anlayabilmek ve ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bütün bunlarla beraber bebeğin bakımında çocuğunuzun yaşına uygun sorumluluklar vermeniz de destekleyici olacaktır. Bu sayede dışlanmış hissetmez, aksine ailenin hâlâ bir parçası olduğunu hisseder.
Kıskançlığın birçok çeşidi vardır, ancak kardeşler arasındaki kıskançlık sıklıkla gündeme gelen bir problemdir.
Kardeş kıskançlığı genellikle büyük kardeşte görülür. Bunun sebebi anneyi, aldığı ilgi ve sevgiyi paylaşmak istememesidir. Ailenin biricik çocuğuyken, eve gelen yeni bir bireye ilgi kayar, bakım ihtiyacının fazla olmasıyla aile bireyleri bebek ile ilgilenir ve büyük çocuk büyük bir karmaşaya girer. Bunun sonucunda kardeşe karşı öfke gelişebilir.
İlk çocuğa yeterli vakit ayıramamak
Ailenin ilgisinin küçük kardeşe yönelmesi
Kardeşler arasındaki yaş farkının az olması
Ailenin yeterli eğitim seviyesinin olmaması ile birlikte nasıl bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini bilememesi
Bu faktörlerle birlikte, çocuğun sevgi ihtiyacı yeterince giderilemez ve çocuk sevilmediğini düşünmeye başlar. Kardeş kıskançlığı da burada devreye girer.
Özellikle küçük yaşlardaki çocuklar kendilerini bir yetişkin gibi konuşarak ifade edemezler. Bu sebeple çocukların davranışlarını iyi gözlemleyebilmek gerekir. Ebeveynlere yol haritası olabilmesi adına kardeş kıskançlığının bazı belirtilerini sıralayacağım:
• Kardeşiyle ilgilenmeye başladığınızda huzursuz olması,
• Özellikle kardeşine yönelik sözel ve fiziksel şiddetin artmaya başlaması,
• Kardeşini sevmediğini söylemesi,
• Dikkat çekebilmek için daha önceden hiç yapmadığı “yaramazlık” adını alan davranışları sergilemesi,
• Eşyalara veya kendine bile zarar verebilecek davranışlar yapması çocuğunuzun kardeşini kıskandığının başlıca belirtilerinden sayılabilir.
Açlık denen durum hem fizyolojik hem de psikolojik sebeplerle ortaya çıkar. Fizyolojik açlık durumunda besin aldıktan sonraki geçen süre içerisinde, vücudun ihtiyacı olan enerji düşer ve açlık durumu ortaya çıkar. Ancak, duygusal açlık durumunda fizyolojik bir açlık söz konusu değildir. Duygusal açlıkta birey fiziksel olarak tok olsa bile bunun farkına tam anlamıyla varamaz, kendine hâkim olamaz ve aniden yeme isteği hisseder.
Yeme davranışının verdiği keyif, bir bebeğin anne sütüne kavuştuğunda yaşadığı keyif gibi düşünülebilir. Oral dönemde yaşanan olumsuz anılar yeme bozukluğuna sebep olabilir. Bebeklikte yemek yeme ve yedirme ilişkisi önemlidir. Çocuğun karşısındaki yetişkinle kurduğu ilişkinin yakınlığı, ilişkiyi başlatma ve sürdürme deneyimini ilk kez öğrendiği bir süreçtir. Açlığın giderilmesi bir bebek için gerginliğin giderilmesidir. Fakat bu sağlıklı bir şekilde yapılmazsa, özellikle ergenlik dönemlerinde duygusal açlık olarak ortaya çıkarak obeziteye kadar ilerleyebilir.
EMDR tekniğinin Türkçe açılımı “Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşlemleme”dir. Tamamen danışan odaklı bir tekniktir. Danışanların yaşadığı ruhsal sıkıntılar, rahatsızlık veren düşüncelerin sebebi, travmatik anılar ya da beyinde yanlış kodlanmış olaylardır. Yanlış düşünce ve inançlar, eskiden yaşanmış bu olaylardan kaynaklanmaktadır. Bu teknik sayesinde, danışanın yaşadığı ve etkisinden kurtulamadığı anılar, olaylar, huzursuzluklar anlamlandırılır, kök inanç bulunur ve bu duygu ve düşünceleri tetikleyen durumlar çalışılır.
Danışan ve terapist arasında terapötik ilişki kurulduktan sonra problem alanı ile olumsuz anılar ve inançlar belirlenir. Terapist doğru tekniklerle, göz hareketleri, kulaklıktan gelen sesler veya dokunsal uyaranlardan danışana uygun olan herhangi biriyle çift yönlü uyarımlar vermektedir. Bu uyaranlar EMDR terapisinin temelini oluşturmaktadır. Uyaranlar sayesinde beynin her iki hemisferi (sağ-sol) arasında bir bağlantı kurulur ve bu bağlantı sayesinde yanlış kodlanmış/yerleşmiş anılar doğru bir hâl alır. Bu sayede anının danışan üzerindeki etkisi azalır ve doğru inançlar ile yeniden şekillenir. Bu şekilde danışanın yaşadığı problemin sebepleri çalışılarak günlük hayatındaki problemleri azalır.
EMDR temel olarak kaygı ve korkular için uygulanmaktadır fakat günümüzde artık diğer psikolojik rahatsızlıklar için de uygulanabilmektedir. Deprem, kaza, taciz gibi travmatik anılar, olumsuz yaşam deneyimleri; depresyon, kaygı bozukluğu, öfke problemleri, fobiler gibi alanlarda da kullanılmaktadır.
Doğru desteği alamayan veya doğru adımlar atamayan bireyler, hayatına duvar örüp kendini güvende tuttuğunu düşünürken daha çok yalnızlaşabilir. O yüzden bu tarz durumlarda profesyonel destek almaktan çekinmeyin‼️
Sosyal izolasyon, bireyin kendisini diğer insanlardan uzak tutmasıdır. Bunun pek çok sebebi olabilir. Ayrıca zorlayıcı bir süreç olabileceği de göz ardı edilmemelidir.
Genellikle günlük hayatta yaşanan problemler insanların içe çekilmesine neden olabilir. Farklı özelliklere sahip, farklı yaşantıları olan her bireyde görülebilir.
Bunlara benzer önemli değişiklikler veya farklılıklar kişinin sosyal çevresine yeniden adapte olabilmesi için zamana ihtiyaç duymasına neden olur. Bu süre içerisinde doğru yol alabilmek gerekir.
Koşulsuz sevgi bağlanmanın sağlıklı olabilmesi için en önemli şeylerden birisidir. Benlik algısı gelişmeye başlayan çocuk, koşul olmaksızın sevildiğini bildiğinde kendini değerli hisseder. Yetişkinlik döneminde de kurduğu ilişkilerde karşı tarafa değer vermeyi de bilirken, kendini ön planda tutar; duygularının kullanılmasına izin vermez.
Fakat sevgi kavramını içten bir şekilde görmeyen çocuklar? Bu bireyler sevgi görebilmek, onay alabilmek, birileri tarafından görülebilmek için adeta kendini parçalar. Korkunç bir yetersizlik ve değersizlik duygusu hâkim olabilir.
Sevgili ebeveynler, çocuğunuzu dünyaya getiren, onun var oluşunun birinci basamağı olan sizlersiniz. Çocuklarınızı değersiz ve sevgisiz hissettirmeyin.
Ebeveynler genellikle çocuklarının agresif, saldırgan ve öfkelerini kontrol edemeyip çevrelerindeki eşyalara, hatta insanlara bile zarar verdiklerinden şikayet etmektedirler. Aslında bunun en temel sebebi, çocukların duygularını tanımamaları ve nasıl yönetmeleri gerektiğini bilmemeleridir. Çocuklar duygularını ifade edebildikleri zaman kendilerini güven içerisinde hissederler. Yetişkinlerde de anlaşılmamak kaygı yaratabilecek bir durumdur. Bu sebeple ebeveynlere düşen en büyük görev, çocuklarının davranışlarını ve düşüncelerini eğitirken duygularını da eğitme konusunda bilinçli olmalarıdır.
Bazı durumlarda ebeveynler nasıl davranmaları gerektiğini bilemezler. Bu tarz durumlarda çocuklarına karşı da yanlış davranışlar sergileyip yanlış rol model olabilirler. “Buna mı üzüldün?” “Sus, ağlama!” “Her istediğin oluyor, neden hâlâ mutsuzsun?” gibi ifadeler yetişkinler için her ne kadar normal görünse de, çocuklar için çok olumsuz anlamlar taşıyabilir.
Özgüven eksikliği, kişinin kendisi hakkında olumsuz düşüncelere sahip olması, kendisini sevmemesi ve geleceğe yönelik hayal kuramayıp adım atamaması olarak nitelendirilebilir. Kişinin psikolojik problemlerinin olması ve yeteneklerinin farkında olmaması da özgüven eksikliğini tetiklemektedir. Her konuda olduğu gibi özgüvenin olması gerekenden daha fazla olması da problem yaratmaktadır. Özgüveni fazla olan kişilerde kendini aşırı beğenme ve kendine yönelik aşırı olumlu düşünceler besleme gibi davranışlar görülmektedir.
Kişinin çocukluk yıllarında yoğun baskı ve eleştiriye maruz kalması, özellikle ergenlik döneminde özgüven problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum aile, okul ve sosyal hayatı olumsuz etkileyip ağır duygusal travmalar yaşamasına sebep olmaktadır. Kendisini ifade etmekte güçlük yaşayan ergenler, eleştirilmekten ve gülünç duruma düşmekten korkup, en iyi yapabilecekleri konuları bile yapamayacaklarını hissedip ağır duygusal travmalar yaşarlar. Eğer zamanında tedavi edilmezse, ömür boyu bu problemler kişinin hayatında barınacaktır.
Özgüven eksikliği yaşayan bireylerde
• Olumlu ya da olumsuz eleştirilere karşı aşırı alınganlık ve büyük duygusal tepkiler,
• Gereğinden fazla enerji harcama,
• İnsanlara kendisini sevdirebilmek için yoğun çaba sarf etme,
• Diğer insanlara yönelik kırıcı eleştirilerde bulunmak ve insanları başarısız bulma,
• Rekabetten uzak kalma,
• Sorumluluktan kaçma,
• Sosyal ortamlara adapte olamayıp çevreyle iletişime girememe gibi bazı davranışlar görülmektedir.
Sınav döneminde olan pek çok öğrenci özellikle sınav zamanı yaklaştıkça kendini çok huzursuz hisseder, başaramayacağından korkar ve belki de ders çalışmaktan vazgeçer. Bizler bu huzursuzluğa sınav kaygısı adını veririz. Peki, ama öğrencileri bu derecede huzursuz eden bu kaygı tam olarak nedir? Kaygı, şiddetli bir korku ve panik duygusu hissidir. Aynı zamanda kaygı bozukluğu olarak da bilinir. Çoğu kişi önemli olaylar öncesinde kendisini korkmuş, telaşlı hissedebilir. Bu doğal bir duygu durumudur.
Beklenen önemli olay sona erdiğinde korku, panik ve anksiyete duyguları da sona erer. Ancak kişi, korku ve panik duygusunu beklenen olay geçtikten sonra bile yaşam kalitesini bozacak düzeyde hissediyorsa kişide bir anksiyete problemi olduğundan söz edilebilir.
Kalp çarpıntısı veya göğüs sıkışması, ses titremesi, hızlı solunum, nefes almada zorluk, terleme veya sıcak basması, mide bulantısı, mide sorunları, ağız kuruluğu, titreme, kas gerilmesi, yüz kızarması, baş dönmesi, bayılma hissi, nemli eller, tik, seğirme, şiddetli baş ağrıları ve sık idrara çıkma kaygı belirtileridir.
Bir öğrencinin sınav kaygısı yaşadığını anlamanın en kolay yolu, öğrencinin ders başarısında düşüş olmasıdır. Genellikle kaygı yaşayan öğrenciler ders çalışmayı erteleyip ders ve sınavlar hakkında konuşmaktan kaçarlar. Bunların sonucunda da öğrenci bildiklerini aktaramaz, okuduğunu anlayamaz, dikkatlerini toparlamakta güçlük çeker ve sınavın içerdiği konular yerine sınavın kendisine odaklanmaya başlar. Eğer bu bahsedilen belirtiler günlük yaşamı devam ettirme konusunda ciddi problemler yaratıyorsa öncelikle ebeveynlerin çocuklarını anlayışla karşılamaları ve her zaman yanlarında destek olarak bulunacaklarını hissettirmeleri gerekir. Bunun yanında da kaygıda sıklıkla kullanılan psikoterapi yöntemi olan BDT’de olumsuz inançlar üzerinde yapılan çalışmalardan faydalanabilmek için bir psikologdan destek almak gerekir.
Düşüncelerimiz kendimizle ve çevremizdeki insanlarla ve olaylarla ilgili nasıl hissettiğimizi belirler. Düşüncelerimiz, duygularımız ve davranışlarımız bir bütün oluşturur. Olumsuz bir duygu durumunda olduğumuzda, zihnimizden geçen olumsuz düşünceler bizi daha da harekete geçirir. Düşünce, duygu ve ortaya çıkan davranış, geçmiş yaşantımızdan da etkilenerek bizleri bazen özgür bireyler hâline getirirken bazı zamanlar özgür bireyler olmamızı engellemektedir. Bilişsel yeniden yapılandırmada olumsuz otomatik düşünceler üzerine çalışılmaktadır. Durumlar hakkında farklı düşünceler oluşturmak, daha gerçekçi değerlendirmeye ve yapıcı davranışlar üretmeye yardımcı olur.
• Böyle düşünmek beni nasıl etkiliyor?
• Bu düşüncenin avantaj ve dezavantajları nelerdir?
• Küçük bir olumsuzluğu genel bir doğruymuş gibi mi algılıyorum?
• Tek bir olumsuz olaydan hareketle durumun kötü olduğuna ilişkin çıkarımlar mı yapmaya başlıyorum?
• Ya hep ya hiç şeklinde mi düşünüyorum?
• Durumu ve olayları kabul etmek ve başa çıkmaya çalışmak yerine sadece söyleniyor muyum?
• Elimde yeterli veri olmadan karşımdakinin ne düşündüğünü tahmin etmeye mi çalışıyorum?
• Olayların olumsuz gideceğine ilişkin önyargılarım mı var?
Öğrencilerin sınavdan önce çalışma alışkanlıklarını ve sınava yönelik algılarını tekrar değerlendirerek yeniden bir yapılandırmadan geçmeleri gerekmektedir. Elbette zihinsel fonksiyonların ve vücut dengesinin sağlanabilmesi için uyku ve yemek düzenine çok dikkat edilmesi gerekir. Genellikle kaygı yaşayan öğrencilerde konuları yetiştirememe korkusuyla uyumak yerine daha fazla ders çalışmanın daha faydalı olacağı düşüncesi olur ve bu çok yanlıştır.
Sınav esnasında öğrencinin kontrolün kendi elinde olduğunu unutmaması ve düşüncelerini kontrol edebilmek için alternatif olumlu düşünceler üretmesi gerekir. Öncelikle zor sorudan başlamak yerine kendisine daha basit gelen soruları çözmeye başlayarak hem kaygısını yenmiş olur hem de zamanını daha verimli kullanmış olur. Eğer sınav sırasında yoğun kaygı yaşanırsa, sınavdan önce öğrenilen gevşeme egzersizleri yapılmalıdır.
Sınavdan sonra öğrenci yoğun bir tempodan çıkmış olmanın yorgunluğu içerisinde olacaktır. Bu sebeple öncelikle kendisini ödüllendirmeli ve kendisine keyifli gelen etkinlikleri sevdikleri ile yapmalıdır. Elbette bunların yanında eksiklikler değerlendirilmeli ve geleceğe yönelik uygun planlar yapılabilir.
Aileler çocuklarına güven duyduklarını göstermeli, çocuklarını önemsemeli ve olumlu geri bildirimlerle çocuklarının başarılarını desteklemelidirler. Ancak bazı ebeveynler çocuklarının daha fazla hırslanacağını düşünerek çocuklarını akranlarıyla karşılaştırmaktadırlar. Bu çocuğunuzu harekete geçirmek yerine değersiz hissettirecektir. Zaman zaman ev içerisinde ebeveynlerin çocuklarıyla duygu ve düşünce paylaşımları yapmaları ve empati kurduklarını belli etmeleri önemlidir. Ayrıca ebeveynlerin sınavı yüceltmemesi, bir ölüm kalım meselesi hâline getirmemeleri gerekir. Bunun yerine çocuklarını koşulsuz sevdiklerini gösterip, problemleri “çözmeye” odaklı davranışlar sergileyip doğru rol model olmaları tavsiye edilir.
Aldatma, geçmişten günümüze aslında çiftler arasında sıklıkla görülen bir problem olmuştur. İnsanların ilişkilerine devam etmelerinin en önemli sebebi evliliklerinden aldıkları doyumdur. Eğer bir kişi evliliği dışındaki ilişkiler arıyorsa bunun sebebi evliliğinden doyum almaması olabilir. Evlilik doyumu bir başka tabirle evlileri birbirine bağlayan ana kavramdır. Yapılan araştırmalara göre aldatma davranışını bireylerin evliliklerinden aldıkları doyum etkilemektedir. Bu bağlamda da yapılan çalışmalarla erkeklerin ve kadınların evliliklerinden aldıkları doyumu etkileyen faktörler belirlenmiştir.
Bir erkeğin evlilikten memnuniyetini belirleyen faktörler göz önüne alındığında, eşinin kendisini görmezden gelmesi, dinlememesi, duygu ve arzularını anlamaması, ciddiye almaması ve eş şiddetindeki artışın evlilik doyumunu azalttığını belirtmekte fayda var. Ayrıca çocuk sahibi olmak erkeklerin evlilikteki doyumunu artırır. Kadınların evlilik doyumunu şiddet olaylarının oranı, eşlerinden bir şey istemeye korkmak, eşlerine problemlerini ve hislerini açamamak azaltmaktadır. Kadınlarda geç evlilik yapmak ise alınan doyumu artırmaktadır. Erkeklerde de kadınlarda da evlilik doyumunu azaltan önemli bir neden eşler arasında yaşanan şiddet ve iletişim problemleridir. Kadınlar eşlerine sorunlarını, hislerini ve taleplerini çekinmeden ifade edebilmeye önem verirken, erkekler dikkate alınmaya, duygu ve taleplerinin bilinmesine, sayılmaya ve dinlenmeye önem vermektedirler.
Bahsedilen bu farklılıklar toplumsal cinsiyet rolleriyle ilişkili olarak değerlendirilebilir. Erkeklerin çocuk sahibi olmaları ile evlilik doyumlarının yüksek olması, evlilik ilişkileri içerisindeki mevkilerini kuvvetlendiren bir durum olarak görülmesiyle ilgili olabilir. Daha fazla eğitim alıp kendi kendilerine hayatta güçlü kalabilen kadınların geç evlenmiş olmaları evlilik doyumlarının güçlü olması ile ilişkili sayılabilir.
Ergenlerin yaşadıkları bilişsel gelişim sürecinde, kendilerini gösterme ve bulma, aynı zamanda bir birey olarak diğer insanlar tarafından kabul edilme çabaları vardır. Ergenlerin kendilerini aile veya çevresel faktörlerle baskı altında hissetmeleriyle birlikte bu çabalarının görülmediğini ve anlaşılmadıklarını düşünmeleri öfkelenmelerine yol açabilir.
Ergenlik dönemindeki bireyler, yaşanan küresel salgının getirdiği kısıtlamalarla birlikte evde kalmak, arkadaşlarıyla görüşememek, spor yapma, sinemaya/konsere/tiyatroya gitme gibi sosyal aktivitelerden uzak kalmak gibi koşullarda bulunmak zorunda kalmışlardır. Yaşanan bu koşullar sebebiyle ergenlerde kaygı, yalnızlık duygusu, öfke ve ailesini veya sevdiklerini salgın sebebiyle kaybetme veya hasta olma korkusu yoğun bir biçimde görülmüş olabilir. Bir diğer yandan ev içerisinde aileyle uzun süre vakit geçirmek ev içerisindeki tartışmaların artmasına da sebep olmuş olabilir. Daha öncesinde daha anlayışla yaklaşabilen ebeveynler ekonomik problemler ve yaşanan kısıtlamaların getirdiği zorluklarla beraber olumsuz etkilenip daha öfkeli bir tutum içerisinde karşılık vermeye başlamış olabilirler.
Bütün bunlardan hareketle, ergenlik dönemindeki bireylerin kendilerini kanıtlama çabalarının aksine yaşanan bu olumsuz sürecin etkisiyle birlikte, yaşadıkları öfke, kaygı ve korkularını siber yollardan kendilerinden daha güçsüz gördükleri yaşıtlarına karşı zorbalık yaparak atmaya çalışma ihtimalleri de yükselmiş olabilir. Bu nedenle de Covid-19 salgınının getirdiği kısıtlamaların ve zorlukların, ergenlerin ruhsal değişimlerini ve bilişsel gelişimlerini olumsuz etkileyip siber zorbalık davranışlarını da tetiklediği düşünülebilir.
Bayılmak nörolojik bir rahatsızlıktır ve bireyin elinde olmadan gerçekleşen bir durumdur. Fakat bayılmanın bir sebebi de fiziksel rahatsızlıkların yanı sıra psikolojiktir. Psikolojik bayılma, kişinin yaşadığı stres verici durumdan kaçması olarak düşünülebilir.
Bayılmanın meydana geldiği yer, koşullar, kişilik yapısı, stres düzeyi gibi etkenler psikolojik bayılmada önemli bir faktördür.
Bazı kişilik özelliklerine sahip bireylerde bayılma durumuna daha sık rastlanmaktadır. Bu bireyler:
Kaygı, şiddetli bir korku ve panik duygusu hissidir. Aynı zamanda kaygı bozukluğu olarak da bilinir. Çoğu kişi önemli olaylar öncesinde kendisini korkmuş, telaşlı hissedebilir. Bu doğal bir duygu durumudur.
Beklenen önemli olay sona erdiğinde korku, panik ve anksiyete duyguları da sona erer. Ancak kişi, korku ve panik duygusunu beklenen olay geçtikten sonra bile yaşam kalitesini bozacak düzeyde hissediyorsa kişide bir anksiyete problemi olduğundan söz edilebilir.
• Kalp çarpıntısı veya göğüs sıkışması,
• Ses titremesi, hızlı solunum, nefes almada zorluk, terleme veya sıcak basması,
• Mide bulantısı, mide sorunları, ağız kuruluğu, titreme, kas gerilmesi, yüz kızarması, baş dönmesi, bayılma hissi, nemli eller, tik, seğirme, şiddetli baş ağrıları ve sık idrara çıkma kaygı belirtilerindendir.
Bağımlılık, bir kişinin ruhsal ve fiziksel boyutta birçok zarar görmesine rağmen bağımlısı olduğu maddeyi kullanmasıdır. Bağımlılığın biyolojik, sosyal, kültürel ve psikolojik olarak dört farklı yönü vardır. Bu yazımızda bağımlılığın psikolojik yönünü ele alacağız.
Bağımlılık yakın çağımızda bulunan en büyük sağlık problemlerinden birisidir ve bir beyin hastalığıdır. Bu rahatsızlıkta bağımlı bireyin beyninde bazı nörokimyasal ve yapısal değişiklikler meydana gelmektedir. Bunun sonucunda da kişinin istemli olarak yaptığı madde kullanma davranışları zorunlu olarak yapılmaya başlanır. Bağımlılığın sonucunda da ciddi ruhsal ve bedensel problemler görülmeye başlanıp kişinin aile ve iş yaşamıyla birlikte sağlık problemleri oluşmaktadır.
Bir kişinin yaşadığı psikopatolojik durum veya hayatında bulunan problemler onu alkol, madde, kumar, internet gibi bağımlılıkların oluşmasına hazır hâle getirmektedir. Örneğin sosyal kaygısı olan bir kişi sosyal ortamlarda daha rahat edebilmek için alkol alabilirken, bir başkası da yaşadığı travma sonrasında madde kullanarak yaşadığı problemlerle başa çıkabilmeye çalışmaktadır.
Bütün bağımlılık türleri tedavi edilebilir hastalıklardır. Özellikle tedaviye olumlu bakan ve çabalayan kişilerde bağımlılıklarından kurtulma oranları oldukça yüksektir. Tedavide farmakolojik (ilaç) tedaviyle birlikte psikoterapi kullanılmaktadır.
Anne adayı çok özel bir değişim içine girer hamilelik sürecinde. Hem hormonal değişimler hem de fiziksel değişimlerle psikolojik olarak dalgalanması çok normaldir. Eğer geçmişinde travmatik gebelik deneyimleri, ailevi problemleri varsa, bu ve benzeri durumlar tetikleyici olarak görülür. Hamilelik psikolojisi dediğimiz kavram bunların bir bütünüdür. Eğer bu süreç çok zorlayıcı olursa, baş edebilmek için yapabileceğiniz birçok seçenek var:
• Narsistik kişilik bozukluğu olan bireyler, dışarıdan bakıldığında çok özgüvenli ve güçlü görünürler.
• Fakat bu hiç de göründüğü gibi değildir. Ego işlevsellikleri yeteri kadar güçlü olmadığı için kendilerini olduklarından çok daha iyi göstermeye ihtiyaç duyarlar. Kendileriyle ilgili konularda çok zayıflardır.
• Kendilerini çok seviyormuş gibi görünen narsist bireyler aslında kendilerini gösterdikleri kadar sevmezler. Hatta kendilerine karşı nefretlerini gizleyebilmek için maske takarlar.
• Narsist bireyler kendilerine karşı duydukları nefreti çoğu zaman itiraf edemezler. Bunun yerine başkalarını küçümseyip değersizleştirirler. Karşılarındaki kişilerin istek ve duygularına karşı duyarsız olabilirler.
• Bütün bunların en önemli sebeplerinden birisi, çocukluktan gelen değersizlik duyguları ve sağlıklı olmayan ebeveyn-çocuk ilişkileridir.
Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.
DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.